Giriş yapÖzel mesajlarınızı kontrol etmek için login olun

Paylaş | .
 

 tutunamayanlar

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Äntoaneta Quērthsi
Mürit
Mürit
avatar
Oyuncu : G.

MesajKonu: tutunamayanlar   Paz Ekim 13, 2013 8:46 pm

Äntoaneta I. Quērthsi  Leonard T. Jefferson


When you try your best, but you don't succeed. When you get what you want, but not what you need. And the tears come streaming down your face, when you lose something you can't replace. When you love someone, but it goes to waste; could it be worse? Lights will guide you home and ignite your bones and I will try to fix you.. And high up above or down below, when you're too in love to let it go. But if you never try you'll never know just what you're worth.

_________________


Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Äntoaneta Quērthsi
Mürit
Mürit
avatar
Oyuncu : G.

MesajKonu: Geri: tutunamayanlar   Paz Ekim 13, 2013 8:56 pm


Sarışın cadı, işlemeli ve yüksek pencerelerin önünde dikilen adamın yanına gitmeye çekiniyor ama buna tezat olarak bir an önce onunla konuşup yaşadığı eski binayı terk etme konusunda oldukça hevesli bir şekilde etrafta dolanıyordu. Aldığı birkaç derin nefes onu cesaretlendirmeye yetmiş miydi, bilinmez. Korktuğu, adam değildi, her ne kadar yeterince yüksek bir mevkide ve yeterince güce sahip olsa da Quansis Riverwood, Iphegenîa'yı korkutmuyordu. Korktuğu şey, Quansis'in, Thomas'ı birliğe kabul etmeme ihtimaliydi. Başta başına buyruk işler yaparak Leo'yu kendi hayatından silme girişiminde bulunmuşsa da, devamını getirememiş; ona duyduğu özlem her gece farklı rüyalardan ağlayarak uyanmasına neden olmaya başlamıştı. Nasıl olmuştu da bu hale gelmişti, kendisi de bilmiyorken; bulduğu tek çarenin Leo'ya geri dönmek ve yaşadığı kaostan kurtulmak için onu yeni hayatına sürüklemek olduğunu fark etmesi çok sürmemişti lakin bunu yapacak cesareti toplaması için yine kendisine birkaç aylık bir süre tanımıştı. Biliyordu, bu süre zarfında sevdiceğini deliye döndürecekti yokluğu ama yapabileceği başka hiçbir şey yoktu. Bu nedenle artık kendisine olan öz güvenini toplamalı, sabit tutmalı ve kullanmalıydı.

Varlığını belli etmek amacıyla boğazını temizlemişti üç basamaklı merdiveni arşınlarken. Koridordan odaya geçiş kısmına merdiven yerleştirmelerini oldukça saçma bulduğunu düşünse dahi dile getireceği bir zaman değildi, zira aylarca düşündüğü ama yapamadığı işi tamamlamak üzereydi. Topukluları boş salonun sessizliğine karşılık çığlık atarcasına tiz sesler çıkarmaya devam ederken, kendisi de sesten rahatsız olunca, güneşin altınımsı ışıklarını yaydığı yere kadar gelip, durdu. Sessizlik geri dönmüştü. Topuklarının sesinden daha iç gıcıklayıcı olduğunu düşünüyordu; ama yine sustu, dile getirmedi. Çok düşünen bir insandı Iphegenîa, evet; ama çok konuşan değildi. Buna rağmen söze anlamsız ve boş birkaç cümleyle giriş yapacaktı; çünkü nasıl başlayacağı konusunda hiçbir fikri yoktu. ''Bu güzel mevsimin sonuna geliyor olmamız ne yazık. Sıcak, bizim gibilere bir lütuf oysa.'' Quansis bedenini değil, sadece kafasını hareket ettirerek Iphegenîa'ya yandan baktığında, böyle boş muhabbetlere vakti olmadığını açıkça dile getirmişti keskin bakışlarıyla. Gülümsedi Iphegenîa. İçten bir gülümseme değildi, nazikti ama öfke doluydu. Günlerdir düşündüğü gibi gitmiyordu hiçbir şey, öfkesi bunaydı. Sakin olmaya çalıştı. Öfkesinin ona bir yararı yoktu, daha çok zararı olmuştu bugüne kadar. Leo'yu kaybetmişti, sahip olduğu tek kişiyi öfkesi yüzünden geride bırakmıştı ve şimdi bu yıkımı onarma vaktiydi yeniden yıkmayacaktı emeğini. Gülümsemesi silinir silinmez söze girişti. ''Birliğe getirmek istediğim biri var.'' Sözler Quansis'in bedenini Iphegenîa'ya doğru çevirmeye yetmişti. ''Güvenilir birisi.'' Quansis'in tatmin olup olmadığını yüz ifadesinden anlayamıyordu sarışın mürit. ''Kendisini uzun zamandır tanıyorum, çok uzun zamandır. Bana inanıyor ve güveniyorsan, Quansis, ona da güvenebilirsin. Birliğe benim için katılacaktır büyük ihtimal ve benim de ona burada gerçekten ihtiyacım var.'' Ateşin Elçisi'ni ikna edebilmiş miydi, hala anlayabilmiş değildi. ''Biliyorsun, burada bir amaç uğruna yanındayım. Bunu gerçekleştirecek isem, o da yanımda olmalı. Tek başıma yapamam.'' Sözleri sona erdiğinde aldığı tek cevap Quansis'in aşağı yukarı sallanan kafası ve gözlerindeki onaylayan bakıştı. Sarışın cadı hiç vakit kaybetmeden, koşar adımlarla salonu ve ardından tarihi bir görünüme sahip olan taş binayı terk etmişti.

Hogwarts arazisine giriş yaptığında, tam da Iphegenîa'nın planladığı gibi, dışarıda arazi bekçisinden başka kimse yoktu. Üzerine geçirdiği siyah pelerininin başlığını indirmeden daha bu sabah sulanmış çimleri ezerek binaya açılan kapıya doğru hızla ilerlemişti. Gideceği yeri biliyordu. Tom'un seçtiği stajyerlik dersinin Mitoloji olduğunu biliyordu çünkü onu çok iyi tanıyordu. Bu yüzden hiç tereddüt etmeden üçüncü kata çıkan merdivenleri adımlamaya başlamıştı. Değişen merdivenlerden ne kadar nefret ettiğini bir kez daha hatırladığında, yüzünde oluşan tebessümde hüzün seçilebiliyordu. Merdivenlerle ilgili ufak bir sorun atlattıktan sonra üçüncü kat koridoruna geldiğinde Leo'nun da derste olmamasını dilemişti lakin anlaşılan bugün yeterince şanslı değildi. Çünkü Leo'nun çalışma odasına girdiğinde içerisi boş ve sessizdi. Kapı açılır açılmaz yüze çarpan sıcaklık, sarışın büyücünün parfümüyle karışmış; Änt için huzur verici bir esinti halini almıştı. Havayı ciğerlerine hapsetti cadı. Onu ne kadar özlediğini bir kez daha fark etti bu şekilde. Ona sarılmayı özlemişti, onun kısa saçlarıyla oynamayı, ellerini yüzünde gezdirmeyi ve uyurken onu izlemeyi. Neredeyse acı çekerek bir nefes daha aldı ve masanın etrafında dolanırken elinin izine çarptı bakışları. Uzandı, ona dokunacakmış gibi hissetmişti ama camdaki ize varmadan geri çekti kendisini. Adımlarının yönünü değiştirdi ve masanın önüne konumlandırılmış iki deri koltuktan birine yerleşti. Parmakları heyecandan titrer hale gelmişti ama Leo bir türlü gelmemişti. Yıllar gibi süren bir on beş dakika sona erdiğinde koridorda koşturan, bağrışan ve gülüşen öğrenci sesleri Iphegenîa'yı anılarına götürdü. Jefferson'la kavga etmedikleri zamanlarda ne kadar eğlendiklerini hatırlamaya çalışırken kapı açıldı ve sarışın büyücü içeriye girdi. Äntoaneta Quērthsi ayağa kalkarken, Leonard Jefferson da şaşkınlık ve hüzün kaplı bakışlarıyla cadının doğrudan gözlerini hedef almıştı. İkisinin de canının ne kadar çok yandığı, birbirlerini ne kadar çok özledikleri kelimelere dökülmezdi, zira bakışlar her şeyi açığa çıkarıyordu zaten.

_________________


Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Leonard T. Jefferson
Mitoloji Stayjeri
Mitoloji Stayjeri
avatar
Oyuncu : Barbaros

MesajKonu: Geri: tutunamayanlar   Ptsi Ekim 14, 2013 3:39 pm


Bütün yaz boyunca kendisinde uzaklaşmış olan prensesinin anılarıyla ilgili rüyalar görmekten ötürü, tüm zihni bulanıklaşmış, vücudu dayanılmaz bir yorgunluk halini almıştı. Hogwarts bittiğinden bu yana, çalkantıda olan ilişkilerinin bir yenisi daha eklenmişti. Birbirleriyle tezat oluşturacak düzeyde zıt kişiliklerinin olmasının yanında, ne kadar çok kavga etseler de elinde olmadan onu sevmeye devam ediyordu işte. Aylar geçmişti. En ufak bir acı kırıntısının dağılmasına müsade etmemişti. Onu hala deli gibi seviyordu ve o gün kendini gösterdiğinde tekrar bir araya geleceklerini çok iyi biliyordu. Genelde anlamsız konular üzerine tartışan ve birbirlerini dinleme konusunda berbat olan bu ikili, bu sefer o kadar da anlamsız bir konu üzerinde durmamışlardı. Küçük prenses, ilk defa sınırları dışına çıkarak Leo'nun keyifle yapmayı tercih ettiği meslek üzerinde kendisinin de söz sahibi hissetmesinden kaynaklanmıştı. Hogwarts'da profesör olmasını istemiyordu. Okuldan bir an önce çıkmak istiyormuş gibi bir ruh hali vardı zaten her zaman...

Yine de Leo dinlememişti işte. Çok sevdiği Mitoloji dersinin stayjer açıklığını fırsat bilip başvurmuş ve başarılı performansından ötürü, ders için uygun bir aday olarak seçilmişti. O andan itibaren, prenses, onu vurdum duymazlıkla suçlamış, babasının annesini katlettiğinden bu yana intikam hırsına bürünmeyip, sessiz sakin bir hayat kurma çabasını eleştirmişti. Oldukça karanlık bir büyücünün, müridine verdiği emrin kurbanı olmuştu sevgili annesi. Üstelik bu mürit babasıydı. Annesini acımasızca, soğukkanlı bir şekilde öldürebilmiş, o dönemin karanlık lordunun himayesi altında yükselişini sağlamıştı. O zamandan beri onu görmemişti. Karanlık lord yok olup gitmiş, tüm o vahşet dolu anılarıyla birlikte, iğrenç babası da ortadan kaybolmuştu. Tüm bu olanlardan sonra bile, intikam hırsıyla baş etmeye çalıştığı o günlerde Äntoaneta ona en büyük desteği sağlamış, kendi ailesiyle yaşadığı problemleri hiç çekinmeden anlatmıştı. Tüm olanlardan sonra, her şeyi unutup Hogwarts'da çalışmaya başlamasını bir korkaklık olarak gördüğünü düşünüyordu Leo, lâkin aylardır birbirleriyle konuşmamışlar, bir araya gelmek için en ufak bir iletişim aracını kullanmamışlardı. Birkaç kez mektup göndermeyi denemiş, ama herhangi bir yanıt alamamıştı. Unutması gerektiği kararını uzun zaman önce almasına rağmen bunda başarılı olamamıştı.

Hogwarts koridorlarında yürürken, elinde yeşil kapaklı kalın kitabın sayfalarını belirli aralıklarla çevirirken, 'prenses' kelimesini okuduğunda aklına bunlar gelivermişti yine. Zaten her bir kara bulutlu, lanetli gün ona Äntoaneta'yı hatırlatıyordu. Her zamanki çocukça kavgalarından sonra, ilk defa bu kadar haklı olduğunu hissetmesine rağmen, kalbine saplanmış hançerin kanatan yarasını iyileştiremiyor, boğazına düğümlenmiş ve onu boğan duyguları dışarı atamıyordu. Aslan kadar yürekli olmasa, sürekli bunalımda olup köşesine çekilip gözleri şişinceye dek ağlayan birisi olabilirdi, ama o cesareti onu fazlasıyla güçlü kılmaya yetiyordu. Tüm acısını içinde yaşarken, okuldaki performansından en ufak ödün vermiyor, bu yüzden de gün boyu kasılan vücudunun yorgunluğuyla ölü gibi hissediyordu. Ne kadar kaldırabileceğinden emin değildi. Sonunda pes edip, her gün göz yaşı dökecek ve odasından çıkmayıp, saatlerce yatağında üzerine çektiği battaniyenin altında yatacaktı. Hiçbir şey, prensesi unutturamazdı. Onsuz yaşayamazdı işte... Bir insan eksik parçası olmadan nasıl yaşamını sürdürebilirdi ki?

Odasının kapısına vardığında kapı altından sızmakta olan sarı ışığı fark edince bir an duraksadı. Çıkmadan önce kapıyı sıkıca kilitlediğine ve ışığı kapadığına emindi. İçeride birisi vardı, ama kim olabilirdi ki? Odasının anahtarını bir gün gelir umuduyla Äntoaneta'ya verdiğini hatırlıyordu; fakat hiçbir zaman uğramayacağından da emindi. Öyleyse bu kimdi? Yavaşça kapıyı açtı ve oldukça düzenli bıraktığı aydınlık odasına bir adım attı. Deri koltuklardan birine yerleşmiş olan altın sarısı saçlarıyla oturmakta olan kadını gördü, sonra onun yavaşça ayağı kalkmasını izledi. Yüzünde, hiç olmadığı kadar şaşkın ve hüzün dolu bir ifade olduğu çok açıktı. Äntoaneta da çok iyi görünmüyordu. Acı çekmiş olduğu düşüncesi, Leo'yu rahatsız etmişti. 'Benim prensesim kimse için üzülmemeli.' "Änt - Äntoaneta..." zar zor konuşuyordu. Kelimeler boğazında düğümlenmiş göz yaşlarına dönmek üzereydi. "Se- sen. Neden bur- buradasın?" elinde, az önce okuyor olduğu kitabın gevşemiş parmaklarından yere doğru kayıp tok bir sesle döşemeye çarpıp düştüğünü hissetti.

_________________


Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Äntoaneta Quērthsi
Mürit
Mürit
avatar
Oyuncu : G.

MesajKonu: Geri: tutunamayanlar   C.tesi Ekim 19, 2013 10:13 pm

Ne diyeceği ya da ne konuşacağı konusunda hiçbir fikri yoktu. ''Änt - Äntoaneta...'' O an, isminin daha önce hiç bu kadar güzel telaffuz edilmediğini düşünmüştü cadı. Büyücünün dudaklarından süzülen her bir harf, cadının kalbine işleniyordu adeta. Acı, daha önce bu kadar katlanılabilir olmamıştı onun için. Hüznün etrafını çevrelediğini hissediyor, buna karşı çıkmıyordu. Başından beri söylüyordu zaten Iphegenîa, canının ne kadar yandığı önemli değildi Leonard yanında olduğunda. Nefes almayı unutmuş gibiydi; ya da aldığı nefesleri hissetmeyecek kadar uyuşmuştu emanet bedeni. Yerinden kıpırdayamıyor, gözünü kırpamıyor, dudaklarını aralayamıyordu. Öylesine zayıf hissediyordu ki kendisini, düşüp bayılması an meselesiymiş gibi geliyordu ona. ''Se- sen. Neden bur- buradasın?'' Unutmuştu, Iphegenîa. Sahi, neden oradaydı? Bildiği her şeyi unuttuğunu hissediyordu. Tek düşünebildiği ne kadar özlediği, ne kadar sevdiğiydi. Pişmandı. Köpekler gibi pişman olmuştu onu geride bıraktığı için. Kazandığı her şeyi kaybetmeye hazırdı oysa, o an. Tom'un onu kabul edip etmeyeceği konusunda içinde kıvılcım büyüklüğünde şüphe geziniyordu. Biliyordu ki, kediciği onu bırakmazdı, Iphegenîa'nın yaptığını yapmazdı; ama ya canı gerçekten çok yandıysa?

Yine de vazgeçebilir miydi sevmekten, en değerlisini?

Vazgeçmek için sevilmezdi ki hiçbir zaman. Geri dönmüştü işte! Geri dönecekti elbet her zaman giden. Kalanın hiçbir suçu yoktu. Kabullenen kişiydi kalan. Kalanın da canı yanmıştı elbet ama, giden daha çok acı çekmişti belli ki. Dönmek için cesaret lazımdı çünkü, gururunu iki paralık etmek lazımdı; bilmek lazımdı kabul edilecek mi yoksa bu sefer ondan mı gidilecek diye. Bilmek lazımdı, tüm bunları düşünmek lazımdı her gece uyumadan önce. Her gecenin sabaha çıkamayışı vardı bir de. Gecenin karanlığında kaybolmak vardı; yutulmak; düşünürken deliye dönmek, düşünmemeye çalıştıkça daha çok düşünmek ve vazgeçmek için ağlamak vardı. En çok o gözyaşları acıtırdı gidenin canını. Zehir akıtırdı sanki gözler; yakardı içini, dışını fakat öldürmezdi. En sonunda yine vazgeçemezdi ya giden, ağladığı ile kalırdı. Kalırdı yalnız başına. Yalnız kalacağını ve acıyacağını bilerek gitmişti çünkü.

İşte bütün düşünebildiği bunlardan ibaretti. Hayatta sevdiği tek insanın yokluğunu alışmaya çalıştığı onca ay, birkaç dakika içinde düşüncelerinde derlenmiş ve ardından bir daha hatırlanmak istenmediği için tek bir nefeste, saniyenin onda biri kadar sürede ve göz kapağının kapanıp ardından açılışı kadar ufak, değersiz bir anda yok edilmişti.

Leonard'ın elinden düşen kitabın odanın sessizliğini yırtan tok sesini duyar duymaz gözlerini yummuştu. Gözlerini yummasıyla yanaklarından süzülüp zemine düşene kadar yok olan bir damla, o zaman fark ettirmişti kendini. O zaman anlamıştı büyücüyü görür görmez gözlerinin ıslanmaya başladığını. Nefes aldı, sevdiğinin kokusunu içine hapsederek ciğerlerinin yanmasına razı olmuştu. Ve nihayetinde konuşabildiğini anımsamıştı sarışın cadı.

''Ben,'' Ben? Ben ne?! Hogwarts'a gelirken hiç mi düşünmemişti ne diyeceğini? Düşünmüştü. Hem de binlerce kez. Şimdi ne değişmişti, kendisi de bihaberdi. ''Ben, seni görmek için geldim.'' Yutkundu. Boğazına yapışıp kalmış bir şey vardı ki rahatsız ediyordu sarışını. Pürüzsüz çıkan sesine inat mavi gözleri gözyaşlarının ardına saklanmıştı. Ayakta duracak hali kalmayana kadar gözlerini ayırmadı Leonard'dan. En sonunda dayanamadı ve etrafa çevirdi bakışlarını. Ellerini iki yana açarak yüzüne gülümser gibi bir ifade oturtmaya çalıştı ama ne kadar başarılıydı, orası bilinmez. ''Stajyer olmuşsun, tıpkı istediğin gibi. Odan güzelmiş.'' Boş konuştuğunun farkındaydı ama Thomas'a koşup, ona sarılmadan ve affedilmeden dudaklarından çıkacak her kelime anlamsızdı Iphegenîa için.



_________________


Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Leonard T. Jefferson
Mitoloji Stayjeri
Mitoloji Stayjeri
avatar
Oyuncu : Barbaros

MesajKonu: Geri: tutunamayanlar   Ptsi Ekim 21, 2013 11:32 pm





   
   
   



Hogwarts koridorlarında yürürken aklında prensesle ilgili bir sürü düşünce vardı, ama böylesini beklenti haline getirmeyi uzun zaman önce bırakmıştı. Ölmüş bedeninden ayrılan ruhunun amansızca gezinmesini, gülümsemeye çalışmasını sağlamakla meşguldu. Stayjer olarak bir odası bile vardı, hayallerini her geçen gün bir adım öteye taşıma konusundaki istekli davranışları aman vermiyor, her şey boş geliyordu. Äntoaneta'yı dinlemeli miydi diye düşünüyordu sık sık. Hiç Hogwarts'a bulaşmayıp, kalbinin en kuytu köşesinde köz olmuş intikam hırsına mı odaklanmalıydı? Yakıp yıkmalı, ona yapılan her bir hatayı cezalandırmalı mıydı? Peki ya sonra ne olacaktı ki... İyi hissetmeyeceğini biliyordu. Belki ağır bir yükü kaldırabilirdi üzerinden, ama sonrasında arafa düşecekti. Öyleyse neden karanlık koridora atmasını beklediği adımı atmalıydı ki? Sorular sorular... Dünyanın belki de en uzun dipsiz kuyusuna her geçen gün düşüyor, çakılmayı bekliyordu. Äntoaneta ve Leonard, birbirlerine o kadar tezat düşüncelere, hareketlere sahiptiler ki, aralarındaki kuvvetli aşkın sebebini anlamak oldukça güçtü. Hep Ying Yang'e benzetiyordu aralarındaki ilişkiyi. Her iyiliğin içinde bir kötülük, her kötülüğün içinde bir iyilik felsefesine uyuyorlardı. Onun karanlık tarafının içindeki masumane iyiliği görebiliyordu. Belki de aynı şekilde Äntoaneta'da onun aydınlığı içindeki karanlık bulutları sezebiliyordu. Birbirlerini, anlamlı bir semboldeki iki taraf misali tamamlıyorlardı, belki de tüm eksikliklerinin birbirini örtmesi bu denli vazgeçilmez olmalarını kılıyordu. İnsan bütünüyle, kendi kendine yetebilecek bir varlık olarak yaratılmış güçlü canlılar sınıfına giriyordu, ama diğer parçası olmadan yaşayabilecek, nefes alabilecek kadar da sağlam donatılmamışlardı. Kendisini tamamlayan karanlık yüzünü oluşturan bu prensesten kopabilmesi ne derece mümkündü? Değildi... İşte bu yüzden, fiziksel yaşam faaliyetleri dışında ruhundan kopmuş parçası olmadan yaşıyor sayamıyordu kendini. Evet, onunla ilgilenen birçok kişi vardı belki, ama hiçbirini hissedemiyordu, prensesini hissedebildiği kadar...

Ani şok dalgasıyla yerinde çakılı kalan Leo'nun kalbinde belirgin bir kıpraşma vardı. Sanki yeniden atmaya başlıyor gibi istekli, ama bir o kadar da acı yüklüydü. Düşünceleri hızla gözlerinin önünden geçip giderken, ağzını aralayamıyor, ne söyleyeceğini bilemiyordu. 'Ben' dedi altın sarısı saçlarıyla orada öylece dikilmekte olan melek. Elini uzatıp dokunamadığı, eşsiz bir varlık olarak karşısında onu süzmekteydi. O da, en az Leo kadar hüzünlüydü, açıkça gözlerinden okunabiliyordu, ama ne düşünebiliyor ne de hareketlere anlam verebiliyordu, dolayısıyla prensesin içindekini bilmesine rağmen idrak edemiyordu. 'Neden Äntoaneta...' sesli söylemek istedi, ama o gücü henüz kendisinde bulamıyordu. Onu görmek için geldiğini söylediği anda tüyleri ürperdi. Kanın damarlarında hızlı bir şekilde dolanması, soğuk odasını bir cehennem ateşinde pişiyormuşcasına ısıtmıştı, tüm bedeni resmen yanıyordu. 'Tıpkı istediğin gibi' derken onun bu mesleğe olan tutumuna hala karşı olduğunu belirtmek niyetinde gibiydi. Bir anda ayaklarının bağının çözüldüğünü hissetti, içinden bir ses ona doğru koşmasını ve öyle sıkı sarılmasını emrediyordu ki, buna karşı çıkmak oldukça güç bir pozisyona gelmeye başlamıştı. Neden güçlü görünmeye çalıştığını bile bilmiyordu. Prensesi, ona bahşedilen meleği karşısındaydı işte, öyleyse neydi onu durduran? Ona öfkeli bile değildi, neden konuşmadıklarını çoktan unutmuştu.

Ona doğru bir adım attı, sonra duraksadı. Daha fazla kendini tutamıyordu, boşalan ayaklarını kontrol etme hususundaki direnci kırılmıştı. Ona doğru koştu ve belinden kavrayarak sıkıca sarıldı. Gözlerini kapattı. Son bir aydır kim olduğunu anımsamasına yol açan bir duygu seli altına girdi, acınası bir adam görüyordu. Gözleri daha şimdiden dolmuştu. Kim ve ne olduğunu hatırladı. O mutlu adam olmuştu tekrardan... Bırakmak istemiyordu, sonsuza kadar onu sarıp sarmalamak, taşlaşana kadar kıpırdamamak ve ölümsüz bir heykel olmak istiyordu. Kontrol edemediği duygular bir anda prensesin kalbinden ona doğru bir şerit oluşturmuş, eksik yanını yavaş yavaş tamamlamaya başlamıştı. Evet, çok kavga ediyorlardı, hatta bazen uzun dönem konuşmadıkları da oluyordu, ama bu hiç olmamıştı. Kendinde yeterli gücü bulduğunu hissettiği an, kollarını yavaşça altın saçlı meleğin belinden çekti, geriye doğru bir adım attı. "Neden Äntoaneta... Neden?" yanağından aşağı bir damla göz yaşı döküldü. Elini sus işareti yaparak onun gül kırmızısı dudaklarına dokundurdu. "Bir parçam kaybolup gitmiş, perişan olmuş ruhumu yalnız bırakmış, kime ne, değil mi? Çok acımasızsın prenses, fazla acımasız." geriye doğru sendeleyerek arkasındaki siyah deri kanepeye kendini bıraktı. Başını elleri arasına alarak ahşap döşemeye gözlerini dikti. Zihni bomboş bir şekilde, dalmış tüm olanları anlamlandırmaya çalışıyordu. "Artık beni sevmediğini düşünmeye başlamıştım. Hiç gelmeyeceğini düşünürken bana geldin. Tekrar gideceksen bir an önce git, çünkü artık kaldıramam. Ölümün bilinmezliğine kendini bırakmayı yeğlerim." bakışları hala döşemede, kollarının arasında, prensesin bir tepki vermesini ya da hiçbir şey söylemeden çekip gitmesini bekliyordu. Yanağındaki göz yaşı kurudu...

_________________


Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 

tutunamayanlar

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Revalescent :: h o g w a r t s :: Üçüncü Kat :: m i t o l o j i d e r s l i ğ i-