Giriş yapÖzel mesajlarınızı kontrol etmek için login olun

Paylaş | .
 

 [Toplu Kurgu] Ateş Ritüeli

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Quansis C. Riverwood
Ateşin Elçisi
Ateşin Elçisi
avatar
Oyuncu : Barbaros

MesajKonu: [Toplu Kurgu] Ateş Ritüeli   Ptsi Ekim 14, 2013 5:52 pm

Ateş Ritüeli







   
   
   


Ateş Ritüeli, birlik üyeleri arasında yapılacak olan ilk toplu kurgudur. Bireyler bağımlılık yeminlerini ederken, üzerlerine tılsımlı bir damga basılır. Sadece birlik üyelerinin görebileceği bu damgalar ritüel zamanı daha da belirginleşir. Gördüğünüz damga, karakterinizin kalp hizasına yapılacaktır. Toplu kurguya RP bırakmamanız durumunda bile, mühüre sahip olduğunuz kabul edilecektir.

ÖNEMLİ: Başlangıç zamanı, birlik liderinin ardından Cor Cordium karakterinin yazmasıyla başlayacaktır. Lütfen, ilk iki RP'nin yazılmasının ardından kendi yazdıklarınızı bırakın. Herhangi bir sıralama olmayacaktır.


_________________


Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Quansis C. Riverwood
Ateşin Elçisi
Ateşin Elçisi
avatar
Oyuncu : Barbaros

MesajKonu: Geri: [Toplu Kurgu] Ateş Ritüeli   Ptsi Ekim 14, 2013 8:03 pm

Ayakları önündeki oval ahşap masanın üzerinde birbirine kenetlenmiş, elindeki Ateş Viskisi'nin son yudumlarını içiyordu. Sandalyesinde, iki ayak üzerinde durmuş, başını geriye yaslamış birlik üyeleriyle yapacağı toplantının detaylarını kafasındaki süzgeçten geçiriyordu. Birkaçının başarıları kulağına çalınmış, daha pasif olan diğerlerinin de elinden geleni yaptıklarını görmüştü. Her şeyden daha önemli bir şey vardı, o da bağlılık yeminlerinin tazelenmesi maksadıyla her ayın sonunda düzenlediği Ateş Ritüeli'ydi. Bu seferki biraz farklı, belki birazcık da acı verici olacaktı. Oturmakta olduğu sandalyeden kalkarak, çember odasının diğer ucuna doğru ağır adımlarla yürüdü. Şöminenin hemen yanında, uzun metalik bir sopa vardı. Ucunda ise, Anka Kuşu'nu andıran kızıl bir sembol basma kalıp oturtulmuştu. (Yukarıdaki sembol) Elinde çevirerek, sembolü en ince ayrıntılarıyla inceledi. Bunu taşıyan her bir birey, birliğe olan sadakatlerini de göstermiş olacaktı. Aralarındaki kardeşlik iç güdüsü güçlenecekti. Dışarıda birbirlerini gördükleri zaman, kim ve ne olduklarını bileceklerdi. Tanrı'nın onları Ateş'le mühürlemesine elçilik edecek olan Quansis, ritüel için oldukça heyecanlıydı...

Ateş... Elementlerin en yıkıcısı ve tartışmasız en güçlüsüydü. Küçüklüğünde yaşadığı o unutulmaz kazanın izlerini tüm bedeninde taşıyordu. Cayır cayır yanmakta olan şöminenin içine girse dahi ateş onu yakmazdı, aksine selamlar - onunla birleşirdi. Küçüklüğünde, annesi ve babasının Yahudi Büyücüler tarafından öldürülerek evi ateşe vermelerinin sonucu, öleceği kesin olan ufaklığın hayatta kalması, işaret niteliğinde bir mucizeydi. Alevlere teslim olmuş evin içinden, sağ bir şekilde çıkarak dışarı adımını atmış. Kahkahalar eşliğinde efendilerinin peşinden koşan pislik sürüsünü, keskin ve soğuk bakışlarıyla hafızasına kazımıştı. O andan beri, Tanrı'nın onu lanetlediğini ve bir amaç için yer yüzünde tuttuğuna inanmaya başlamıştı, zira ailesinin ölümüyle tüm duygularını kapatmış, acımasız bir benliğe bürünmüştü. Kardeşi Arthur, geçen aya kadar ortalıktan kaybolmasına rağmen, sonunda kendini Domuz Kafası'nda göstermiş, sonsuz bağlılığını abisine sunmuştu. Caitlyn De Coteaux, anılarına tanıklık etmiş, düşüncelerini görmüş ilk kişiydi. Küçüklüğünden beri köle hayatı yaşamış kadını bir ölüm makinası yaparken, gözlerinde oluşan hırs onu kendisine daha da yakınlaştırmış, ilişkilerini bir başka seviyeye taşımıştı. Tabi bir de Cor Cordium vardı. Daha Kızıl İnfaz yokken, onun yanında olan Voud cadısının kayıp kalbini bulma konusunda ona yardımcı olma isteği ve onu kendi çıkarları doğrultusunda yöneltmek yerine özgürlüğünü sunması, en güvenilir Lanetli Komutan rütbesine erişmesine olanak sağlamıştı. Cadı, yıllar evvel (1945) Almanya Sihir Bakanı'na düzenlenen bir süikast sırasında ona yardım etmiş, hayatını kurtarmıştı. Onsuz, Kızıl İnfaz Birliği düşünülemezdi, en azından Quansis bu şekilde yorumluyordu.

Eline aldığı, Kızıl İnfaz damgası üzerine oturtulmuş çelik sopayla odasından dışarı çıktı. Uzun kule merdivenlerinden aşağıya yürürken, Ateş Çemberi'ne herhangi birinin varıp varmadığını merak etti. İlk gelecek olan kişi, büyük ihtimalle Cor Cordium'du. Daha erken bir saatte gelmesi için uyarılmıştı. Uzun merdivenlerin sonunda, karanlık koridora açılan kapının önüne vardı. Yavaşça çevirdiği tokmağın çıkardığı gıcırtılı ses, tüm kulede yankılandı. Adımını attığı, çürümüş ahşap döşemelerinin sardığı taş duvarların arasındaki koridorda yürümeye başladı. Yolun sonundaki, Zindan geçitinin hemen sağında bulunan kırmızı çelik kapının önünde durdu. Asasını, kilide doğrultarak büyülü birkaç şey söyledi. Kapı yavaşça geriye doğru açılarak fevkalede aydınlık bir odanın manzarasına buyur etti. Hoş  zarif motiflerle süslenmiş döşemelerin ve beyaza boyanmış duvarların etrafında silindir şeklinde üstü kapalı, içinden alevler geçen borular, odanın bu denli aydınlık olmasının sebebiydi. Tam ortada, çember şeklinde beyaz mermerden oluşturulmuş, üzerinde Kızıl İnfaz Birliği damgasını barındıran oldukça büyük ve ihtişamlı işlenmiş bir resim vardı. Resmin üzerinde durarak bakışlarını kapıya yöneltti. Bir camiyi andıran yüksek dairesel tavanıyla, bu odanın muhteşemliğinin etkisi altına alınmamak zordu. Her bir canlıyı etkileyecek kadar alımlıydı. Cor Cordium'u beklerken, odanın güzelliklerinin tadını çıkarmak, çok da kötü bir fikir değildi...


_________________




En son Quansis C. Riverwood tarafından Cuma Ekim 18, 2013 7:56 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Cor Cordium
Lanetli Komutan
Lanetli Komutan
avatar
Oyuncu : Yeşim.

MesajKonu: Geri: [Toplu Kurgu] Ateş Ritüeli   Ptsi Ekim 21, 2013 10:53 am

Cor Cordium
Buzdan kalesi nihayet çatlamıştı. Kusursuzluğun ve vazgeçilmezliğin sınırında olan kadın, kalbinden başka bir şeyi daha yitirecekti o gece, uyandırılmadan önce de ona ait olan bir şeyi. Kimseyle paylaşmadığı sadakati, artık var olduğuna dahi inanmadığı kalbiyle birlikte sunulacaktı genç adama, ihanet edersem bedelini kalbimle öderim. Adama yıllar önce sarf ettiği sözleri bu kez herkesin yanında, yalnızca ona değil, Kardeşliğe de edeceği yeminle bir kez daha tekrarlayacaktı gece engin karanlığıyla yükselirken. Bulanmış zihinleriyle onu izleyecek insanların seçimlerini tahmin etmeye ihtiyacı yoktu kadının, yeni bir dünya kuracaktı onların üzerinde, geçmişten kalan yıkıntıları silecek ve yemin etmek için bekleyen tüm ruhları buzdan kalelere hapsedecekti. Hatırla Cor Cordium, sen daha kendi kaleni korumaktan bile acizsin. Savaşmıştı ve savaşın ölümcül nefesini teninde hissetmişti kadın, ancak sonsuzluğa ulaşanların kutsanması gibi sunmuştu kanını büyünün karanlık kudretine. Kaybederse kimsenin onu kurtarmayacağını biliyordu, kaybetmeyecekti; bedelini ödemeden kimse zarar veremezdi Kalplerin Kalbi’ne. Kendini yargılayan düşüncelerini, yağmur damlalarını bedenine çarpan rüzgâra savurdu ve başını hafifçe eğerek ilerlemeye devam etti; bir yanı düşüncelerinin sesini tanıyordu, bir zamanlar ışığı tanımıştı sesin sahibi, şimdi katranın en dibinde beklemeye mahkûm olsa da. İnsanları yaratan titan, tanrılardan ateşi çalarak korumuştu insanlarını, onun Prometheus’u ondan iğreniyordu oysa, tanrıların lanetiydi kadın. Ateşten doğmuş buzdan bir mare, bir kabus. Histerik kahkahasını bastırmaya gerek duymadan hana girdi, pardösünün altındaki döpiyesi şarap kızılıydı, o gecenin ironisini hatırlatmak istercesine yoğundu rengi. Zeminde yankılanan adım sesleri, hanın arka tarafındaki kasvetli portreye ulaştığında duyulmaz olmuştu, onun içeri girdiğini gören yaşlı cadının girdiği deliğe göz ucuyla baktıktan sonra aralanan dudakları yavaşça mırıldandı zihnine kazınmış kelimeleri. Zindanları aydınlatan meşaleler, kadının geçişiyle birlikte sönüyordu aniden, ateşe yalnızca adamın yanında katlanabilirdi. Kalplerin Kalbi de ateşin içinden alınmıştı, yanan bir cesedin lanetli küllerinden, onun ölümsüzlüğe sunulan cesedinin.

Fazlasıyla parlak ve kadını rahatsız edecek kadar ihtişamlı bir odada, kendi şaheserine bakan adamı çehresine yerleşen içten bir tebessümle karşıladığında, sergileyecekleri oyunun provasını yaparcasına ellerini ileri doğru uzatarak karanlığı kendine çağırdı. Adamın tenine sinmiş kurdun kokusunu alabiliyordu Cor Cordium, küçük bir dişinin ihtirasına yenilecek kadar zayıf değildi Quansis, gençti ve ateşin sıcaklığına karşı koyamıyordu. "Işığı seviyorsun ama yorgun bir kadının susuzluğunu giderecek şarabın yok." İlk şarabını yudumladığında tanrısıyla birlikte olduğu için lanetlenmişti, kırmızı sıvının boğazını yakarken geri getirdiği anıları, yaşamaya çalıştığı hayattan çok daha değerliydi. Parmakları kalbinin çıkarıldığı yerde, düz bir çizgi halindeki izin üzerinde gezindiğinde, buzdan kalesindeki çatlağı nasıl gizleyebileceğini görmüştü kadın. Aradığı gerçek adamın yanında, kalbinden uzaktaydı; çıkışın olmadığı bir labirentte daireler çizerek dönüyordu ve aynı noktada yeniden başlıyordu arayışı. "Çağır onları Quansis." Adamın isli bir grilikle koyulaşan mavi gözlerine çevirmişti bakışlarını, şarabın yerini alabilirdi kan, inancın yerini sadakatin alabilmesi gibi, ona bir çıkış yolu sunabilirdi Kardeşlik. "Çağır ki yeminimi dinlesinler, buzun ateşe teslim oluşunu izlemelerini istiyorum." Adama yaklaşırken boynundaki gerdanlığın ağırlığı onu rahatsız etse de umursamadı, zümrütlerin solgun parıltısı odanın kırmızılığında fark edilmeyecek kadar önemsizdi. Eskiden ona nasıl hitap edildiğini hatırlamaya çalıştı, zihnindeki sesi aradı kendi yarattığı dehlizlerin içinde. Sen, Ianthe von Hampton, yemin edemez ve kimseye bağlanamazsın. Özgür olmak için kendi aileni feda ettin, başlangıçtan bitişe kadar ölümü yaşayacak ve reddettiklerinle savaşacaksın. Sesi dinlemedi ama onun ardından tekrar etti sözlerini, başka biri olarak, başka bir zamanda.

"Ben, Cor Cordium, şimdi neysem olmayı hak ettiğim kişiyim. Kızıl İnfaz Kardeşliğine bağlılık için yemin ediyorum; ona ihanet etmeyeceğim ve yitirdiklerim, beni seçtiğim yoldan vazgeçirmeyecek. Bir bedel ödemem gerekiyorsa, kalbimi Kardeşlik için feda edeceğim." Tanrının elini uzatmıştı genç adam ona, bu kez doğrulacaktı kadın ve bir daha düşmeyecekti. "Ben, Cor Cordium, bedenimi ve ruhumu, bu sözlerimle Kardeşliğe sunuyorum. Başlangıçtan bitişe kadar ölümü yaşayacak ve reddettiklerimle savaşacağım. Gecenin içinde dönüyoruz, ateş bizi yutuyor." Armalarının tenine dağlanmasını beklerken dizlerinin üzerine çökmüştü kadın, gözleri kapalıydı ve seyircilerinin sessizliğini dinlerken gülümsüyordu.
Cor Cordium • ©


_________________



 
 
 
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Malvina Cleric
Mürit
Mürit
avatar
Oyuncu : Hardal

MesajKonu: Geri: [Toplu Kurgu] Ateş Ritüeli   Perş. Ekim 24, 2013 8:22 pm


    Rüzgarın saldırısının altındaki kadın, kendisini koruyacağına dair zayıf bir inanç beslediği kabanına daha da gömülüp adımlarını sıklaştırdı. Giydiği siyah topuklu ve bol bağcıklı çizme, neyse ki süet seçeneğini sonradan eleyip ayakkabıları ziyan etmekten kurtulmuştu, paltonun eteklerinden içeri uzanıyor, ince ve biçimli bacaklarını sararak kahverengi basma eteğin altına tırmanıyordu. Üzerinde de kullanılan kumaş sebebiyle hafif transparan, dar bilekli fakat kol kısmı bol dökülen bir gömlek vardı. Malvina genelde, önemli kokteyller olmadıkça, böyle görünürdü zaten, sıradan bir iş kadını gibi ciddi ama bilinçli bir biçimde asil. O an asaletin canı cehenneme, diye düşündü. Neredeyse görünmez olacağı dev gibi bir kaz tüyü kabanı tercih ederdi. Sertçe yeri dövdü topukları bildiği yollarda, insanların yanından hayalet gibi geçerken. Kimse bilmiyordu nereye ne için gittiğini aynı Malvina'nın da onları bilmediği gibi. Bir çocuk tacizcisinin yanından geçmiş olabilirdi mesela, ya da kocasını aldattığından ötürü korkunç bir suçluluk duygusu beslemekte olan bir kadının. Herkesin hayatla ilgili bir derdi vardı ve komik bir şekilde aksini iddia edenlerin dahi umurunda değildi başkalarının problemi. Bu başka birinden çıkma bir düşünce olsaydı şayet bu, vicdan azabı yahut sempati besleyebilirdi fakat Malvina'nın gebe olduğu bir konu olduğundan daha fetüsteyken ölüvermişti. Malvina sempati beslemezdi. Melvina empati duymazdı. Ona göre dün dünya yeraltı dünyası kadar sapık ve düşkündü, herkes hayatın kaltağıydı ve insanı ayakta tutan tek şey bir konuya olan yoğun sadakat güdüsüydü. İnsan güvendiği ve inandığı şeyi iyi seçerse onun sorgusuz sualsiz kölesi olmakta bir sakınca görmezdi zira o şey yaşama arzusunu doyuran bir anne gibi olurdu. Kaotik din adamlarının dine ve Tanrı inancına, açgözlü din adamlarının da paraya inandığını görmüş, en nihayetinde dinin yozlaştığını düşünmektense inancın insanı ayakta tuttuğunda karar kılmıştı. Tek olay motivasyon belirlemekti.

    Yaşadığı aile trajedisinden sonra kız kardeşini lanetlemiş ve onun aksine kaçmaktansa, ebeveynlerini kaybetmiş sıradan bir çocuk gibi kendini sisteme bırakmıştı. Akıntının birinde korkunç bir şekilde taşlara çarpa çarpa şelaleden düşmeye benzetebilirdi bu durumu. Sürüsüyle ev değiştirmiş ve yerine alışamamış bir kedi gibi huysuzlanmış, her evden tekmelenerek kovulmuştu. İnsanlar ailesini kaybeden ve bundan ötürü kızkardeşine derin bir kin besleyen çocuğu anlamaya çalışmıyorlardı, zaten yaşı da geçkin olduğundan birkaç ev değiştirdikten sonra yetimhaneler de onu başı boş bir it gibi sokağa salmışlardı. Hogwarts olduğundan ev değiştirmek sorun olmuyordu fakat okulun sonrasında gerçekten gidecek kimsesi ve yeri kalmadığını anladığında boşluğa düşmüş, bir dönemini muggle kilisesinde geçirdikten sonra hayat gayesinin din olmadığını belleyip kep atar gibi oradan da ayrılmıştı. Hiçbir evde, buna anlaşılan Tanrı'nınki de dahildi, kalamıyordu. Bu mantıkla göçebe hayatıyla dünyayı dolaştıktan sonra geri dönmüştü ve bir Mürit'ti işte. Yaptığı işler arasında en mantıklı ve doğru gelen buydu. Tek bir sorun vardı, kaçarken düşündüğü fakat kendine aitlik hissettirecek yeri bulurken unuttuğu şey, kaçtığı şey, problemi ve geçmişinin kara lekesi. Tüm olayların sebebi, anne ve babasının katili olarak gördüğü kadın, küçük kızkardeşi de bir Kana Susamıştı. Ondan altta bir statüye sahip olmanın dışında gözlerine bakıyor ve orada, ailesinin dağılmadan öncesine ait anıları görüyordu. Malvina Cleric'in kalbi soğuk bir buz kütlesi gibiydi ve onu parçalayabilecek tek şeydi kadın. BUnu asla itiraf etmez ve gizlerdi ama içten içe buhranın göğsüne oturduğunu ve hayata dair her şeyini yitirdiğini hissedebiliyordu. Uzun süre kadından bu yüzden kaçmıştı. Diğer Kızıl İnfaz üyeleri arasında yüzünü gördüğünde de kaçma ve uzak durma işine devam etmek istiyordu ama o annesine benzeyen gözler çok uzun süre, ıstırap verircesine üzerinde durmuştu, öyle ki,  Malvina için kaçmak ve saklanmak acizlik gibi gelmeye başlamıştı. Nihayet kendisinden beklenmeyeni gerçekleştirdi, ayakları sarhoş bir adamın bilinçsizliğiyle sessiz komuta ilerledi ve yüzünde, o sevdiği yapmacık ilişkiler esnasında oluşan yamuk, alaycı gülümsemesiyle kız kardeşinin masumane yüzünü parçalama isteğini bastırdı. "Gördüğüm kadarıyla kana susamışlığını hala korumaktasın, Melly. Hala insanların hayatlarını mahvetmekte usta mısın, senin şartlarında bu oldukça faydalı bir yetenek." Git diye bağırıyordu zihni. Kaç, yürü, durma hayır, ne yapıyorsun, uzaklaş, hadi, uzaklaş hadi! Ama gözleri kendisininki ile ortak hatlara sahip surattaydı işte, dudakların hareket ettiğini ve sözleri işitti. Cevap vermek istemiyordu ama cevap vereceğine emindi, tam ağzını araladığı sırada çağırıyı işittiler. Uzun süre düşüncelerine dalıp odanın köşesinde onu göz ardı etmeye çalışmasa muhabbetlerin uzayacağı kesindi ama anında bütün gözler kapıya kilitlenmişti.

    Odaya girdiklerinde kızkardeşinin varlığı tedirgin hissettirse de kendini asıl vaziyete odaklanmaya zorladı. Cor Cordium konuşurken iç sesi bile sessizleşirdi. Gözleri ihtişamlı odanın hiçbir parçasıyla ilgilenmiyor, sadece Coridum'un ve Quansis'in üzerinde geziyordu. Olan biteni kavradığında anlık bir boşlukta dehşete düştü. Dağlanacaklardı, inekler gibi. Ya da geçmişinden iyi bildiği bir şey, aşırı bağnaz ve sadist din adamları gibi. İtalyada özellikle çoktu bağnazlar, kendilerini camdan bir gül ile döver sonra başlarından aşağı sirke dökerlerdi. Malvina anladığını fark etti sonunda, iki tarafı da. Sadakat testi, bağlılık andıydı. Hafifçe gülümsemeye başladı. Gerçekten görebiliyordu.  Biraz öne çıkıp paltosunun düğmelerini çözdü. Elleri korkudan değil de olacakların kuvvetinden ötürü hafifçe titriyordu. Güçlü olduğunu göstermek istercesine kafasını geriye atıp burun çekti gömleğinin yakasını kıvırdığında ve zarifçe diz çöktü. Tanrı huzurunda diz çöktüğü zamanlardan alışıktı diz çökmeye fakat bu azgın kanın damarlarında bu denli kuvvetli akmasına değil, hayır. Çok şey yaşamıştı, kimsenin kaldıramayacağı denli mutsuzluklar. Fiziksel acılar da onun için sadece manevi olanları bastırmak adına bedene endorfin sağlama yollarından biriydi. Ve bu, olan biten, Tanrı huzurunda kendini adamaya benzese de çok daha heyecan vericiydi kuşkusuz.

_________________




:::
 
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Abelard
Mürit
Mürit
avatar
Oyuncu : Mehmet Baran

MesajKonu: Geri: [Toplu Kurgu] Ateş Ritüeli   Paz Ekim 27, 2013 6:05 pm


Etraf karanlıktı. İçeriye girildiği takdirde görülebilen tek şey, hemen camın yanında duran sokak lambasıydı. Karanlıkta oturmak kendini güvende hissetmesine neden oluyordu. Karanlık diğer insanların aksine ona daha çok güven veriyor, daha iyi hissetmesine neden oluyordu. Odanın içerisinde dönüp duran tek ses ise arada bir dudaklarını birbirine değdirerek çıkardığı ıslık sesiydi. İçerisi boştu. Masanın karşısında duran eski bir yatak ve yine hemen yatağın karşısında duran eskimiş masadan başka hiç bir şeyi yoktu. Bu yüzden hiç bir zaman kendini kötü hissetmedi,aksine az eşya kendini daha iyi hissetmesine neden oluyordu.

Elleriyle masanın üzerini yokladı. Masanın üzerinde sadece bir kaç kağıt ve asası duruyordu. Uzun zaman önce bir şeyler karalamayı bıraktığından ötürü kendine ait olan hiç bir yazı yoktu kağıtlarda oysa ki yaşadığı anıları bir muggle gibi kağıda dökmekten ötürü kendini memnun hissederdi. Zehirli düşünceleri, aklından geçenleri ancak bu şekilde biraz daha dizginleyebiliyordu. Elleriyle masadan destek alarak, karanlıkta hemen sandalyesinin arkasında duran paltosunu aldı ve üzerine geçirdi. Odanın ortasına doğru yürüdü. Her adımda döşemelerden çıkan ses daha da artıyor gibiydi. Cama yöneldi, hızlı bir hareketle pencereyi araladı. İçeriye giren rüzgar direk yüzünü yalayıp geçmişti. Bununla beraber derin bir nefes alarak, kapıya yöneldi zira henüz gitmesi gereken bir toplantı olduğunu biliyordu. Kapıdan çıkmadan önce odanın içerisine bakarak bir kaç sözcük mırıldandı.

Abelard'ın geçmişi hakkında elle tutulur bir şey mevcut değildi. Hiç bir yerde dile getirmemişti. Hiç yakın arkadaşı yoktu. Yakın arkadaşları sevmezdi. Sevgilisi ise sadece kişisel ihtiyaçlarını karşılamak için olmuştu. Tek gecelik ilişkilerin dışına çıkmaktan nefret ederdi, hatta bu yüzden bir çok kadını hırpalamıştı. Bir keresinde kaldığı yerde tanıştığı bir kadınla ilişki yaşamıştı. Hemen ertesi gün döneceğini bilen kadın ağlayarak onu bırakmamasını diliyordu. O ise kadının gözlerinin içine bakarak sadece; " Acınası " demişti, gözlerini bir an bile kırpmadan.Kadınların duygusal yaratıklar olduğunu düşünürdü her zaman. Ailesini tanımıyordu, çevresi yoktu. Yalnız sürdürdüğü hayatı ona bir çok deneyim kazandırmıştı. Yüzü hiç bir zaman yumuşamamıştı, mizacı oldukça keskin ve donuktu. Abelard'ın gülümsediğini gören kimse olmamıştı.

Yine yüzünde keskin bir ifadeyle merdivenlerden aşağıya indi. Etraf sessizdi. Sokak kapısına geldiğinde derin bir nefes aldı. Hemen ardından karşı sokaktan geçenlere odaklandı. Vücudunu an be an sıkıştıran duyguya engel olamadan, ardında  ' pof ' sesi bırakarak bulunduğu yerden cisimlendi.

Bir anda bedeninin serbest kaldığını hissetti. Etrafa hiç bakmadan doğru her zaman bir şeyler içmeye uğradığı Kayıp Şehir Hanının içerisine girdi. İçeridekiler ilk başta kuşkulu gözlerle ona bakınsa da Abelard umursamadan tezgahın arkasında ki Berlin portesinin önüne geçti ve parolayı fısıldadı. Portre bir anda ona yol verdi ve emin adımlarla içeri yöneldi. Aklında pek bir şey yoktu. Kalbinin attığını bile hissetmiyordu. Nefes alışverileri düzensiz ve tek düzeydi. Yüreğinde hiç bir endişe olmaksızın toplantının yapılacağı salona yöneldi. Masada oturanlara başıyla selam verdi. Yüzünde ise her zaman ki ifade vardı. Büyük masanın en başında oturan görkemli adama utanır bir biçimde baktı. Quansis'in gözleri keskin bakıyordu. Abelard gelmeden önce yaşanılanlardan memnun gözüküyordu. Henüz daha oturacağı sandalyeye yönelmeden önce Quansis'in oturduğu sandalyenin biraz yanında dizlerinin üzerine çöktü. Yüzünde sadece Quansis'i gördüğünde oluşan o heyecan ifadesini bir türlü silemediğinden ötürü kendini çok mahçup hissediyordu.

Hızla sağ kolunu giysilerinden kurtarmış,sıyırmıştı. Abelard sadece Quansis'in gözlerine baktığında o ihtişamı hissediyordu. Tanrı onun gözlerindeydi,bakışlarında,konuşmasındaydı. Kendini onun ellerine bıraktı, içinde hiç bir kuşku yoktu.

_________________




En son Quansis C. Riverwood tarafından Ptsi Ekim 28, 2013 5:41 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi (Sebep : Masa veya sandalye yok. Quansis ayakta, diğer tüm müritler diz çökmüş veya ayakta.)
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Leonie Adlersflügel
Mürit
Mürit
avatar
Oyuncu : Asena

MesajKonu: Geri: [Toplu Kurgu] Ateş Ritüeli   Ptsi Ekim 28, 2013 5:08 pm


Büyük ve karanlık şato içinde hızlı adımlarla ilerlerken siyah pelerini arkasında dalgalanıyordu. İçinde gittikçe büyüyen huzursuzluk kalbinin derinliklerine çöküyordu. Zindanlara giden merdivenlerden aşağı attığı her adımda yüzüne vuran soğuk yüzündeki samimiyetsiz gülümsemeyi donduruyordu. Zindanlara ulaştığında birkaç demir kapıdan geçerek sabırsızca kardeşinin hırıltılı sesini duymayı bekledi. Aslında Henry gerçek kardeşi değildi. Hogwarts’ta son senelerinde tanışmışlardı ve bir kardeş hatta ikiz kadar aynı olduklarını fark etmişlerdi. İkisinin de tek bir amacı vardı ve bu amacı zor yollarla gerçekleştirmeye ant içmişlerdi. Sonunda bir çığlık zindanlarda yankılandığında büyük bir demir kapıdan geçerek sesin geldiği hücreye adımını attı Leonie. İlk fark ettiği yerde yatan ve ölmemek için Henry’nin ayaklarına kapanmış sefil adamdı. Duvarla bütünleşmiş ve açlıktan küçülmüştü. Leonie’nin içinde en ufak bir acıma duygusu uyanmamıştı. Kayıtsızca Henry’nin arkasından yaklaşarak ellerini omuzlarına yerleştirdi. Henry bir an bile gözlerini adama yönelttiği asasından ayırmamıştı ama genç kadın onun can kulağıyla kendisini dinlediğini biliyordu. “ Hypnos, gitmem gerekiyor. Biliyorsun, ritüel. Hala teklifi değerlendirmeyeceğine emin misin?” Quansis’in iki hafta önce ikisine yönlendirdiği teklifi düşündü. Tuhaf bir yerde ve oldukça zamansız karşılaşmışlardı. Bir topluluğa bağlanmayı kesinlikle reddeden Leo’nun bile reddedemeyeceği ve üzerinde uzun süre düşündüğü bir teklif sunmuştu Quansis onlara. Amaçlarını suikastçı bir kardeşliğin içinde gerçekleştirmeyi teklif etmişti. Birlik birbirine bağlı ama kendi içinde bağımsızdı. Herkesin farklı amaçları vardı fakat araçları ölümdü. Henry bu fikire Leo kadar sıcak bakmamıştı ama genç kadını her kararında desteklemeye hazırdı. Henry boşta kalan elini Leo’nun omzundaki eli üstüne koyarak sıktı. Konuşmasına gerek bile yoktu, genç kadın bu teklifi onun kafasından çoktan attığını anlamıştı. “ Tercih etmiyorum Thanatos, biliyorsun.” Genç kadın adamın kendisini görmediğini bildiği halde kafasını salladı. Elbette ki biliyordu, onu kendisinden bile iyi tanıyordu. Ellerini adamın geniş omuzlarından çekerek ceplerine soktu. Durum yoklamasını da aldığına göre artık ritüele gitme zamanı gelmişti. Ritüelin Kayıp Şehir Han’ında olacağı söylenmişti. Ne kadar zamandır oraya gitmediğini düşündü, okuldan mezun olduğu sene sadece bir kez uğramıştı. Fakat nerede olduğunu iyi hatırlıyordu, görsel hafızası konusunda asla yanılmazdı. Mekandan çok mekanın bulunduğu ülkeye de gitmeyeli iki sene kadar olmuştu. En son kendisini çağıran bir arkadaşına küçük bir fırsat vererek kendilerine Salazar'ın müritleri diyen bir grubun toplantısına gitmişti Londra’ya. Grup annesinin ailesinin ihanet ettiği topluluğun başarısız bir kopyasıydı. Bir oda dolusu maskeli büyücünün yuvarlak bir masanın çevresinde toplanıp dünya sorunlarına akılcı çözümler getiriyormuş gibi konuşmaları ve efendilerinin poposunu köpek gibi yalamaları genç kadını güldürmüştü. O nedenle şimdiki ritüelin nasıl olacağı konusunda oldukça meraklıydı. Hayal kırıklığına uğramamayı diliyordu. Kendisini bir topluluğa adayacaksa gerçekten inanmalıydı. Bu düşünceler beyninde uçuşurken mahzenden cisimlendi.

Soğuk bir rüzgar daha sokağa cisimlendiği an saçlarını yalayarak geçmişti. Uçuşan saçlarını toparlamak ve biraz mahremiyet kazanmak için başlığını kafasına geçirdi. Gecenin karanlığında orada durduğuna dair tek belirti karanlıkta bariz şekilde belli olan mavi gözleriydi. Sokakta uçarcasına ilerlerken tanıdık birileri ile karşılaşmamayı diledi. Hogwarts ve oradaki çevresi ile tüm ilişkisini kesmişti. Dünyevi alışkanlıkların ve kavgaların içinde yitip gitmiş büyücülere anlam veremiyordu gerçi anlam vermek gibi bir gayesi de yoktu. Onların ölümü kendisi kadar tanımadıkları halde ölüm için çalışmalarını ve savaşmalarını saçma ve acınası buluyordu. Kayıp Han’ın önüne geldiğinde kısa bir an durakladı. Beton bina hala eskisi gibiydi, on sene içinde tek bir taşı bile değişmemişti. Bunun dayanıklılığından mı yoksa Londra’ya özgü değişmezlik ve tek düzelikten mi olduğunu düşünmedi Leonie. Önündeki devasa kapıyı hiç zorlanmadan iterek gıcırtısı eşliğinde içeriye adımını attı. Rahatsız edici bir sıcaklık bir anda yüzüne çarparak iki saat önce yaşadığı huzursuzluğu yeniden kalbine kondurmuştu. Sıcağı sevmiyordu, tabi ateşlerde yanmadığı sürece. Cehennem de sıcak olarak tasvir edilirdi, halbuki kim bilebilirdi içerisinde yanan ateşlerin kutuplardan bile daha soğuk olduğunu? Oyalanmadan merdivenlere yöneldi. Geç kalmak huyu değildi ve geç kalanlardan hoşlanmazdı. Kızıl İnfaz’ın her buluşması için daha kaç kez buraya gelmesi gerektiğini düşündü. Çok fazla olmamasını diliyordu. Burada kendisini bariz iten bir atmosfer vardı. Merdivenlerin ulaştığı koridorun sonundaki kırmızı çelik kapı sonuna kadar açıktı. İçerideki aydınlık daha yaklaşmadan Leonie’nin gözünü kör etmişti. Fakat yaklaştıkça ateşin yarattığı aydınlık içini anlamadığı bir duyguyla doldurmuştu. Güç olabilir miydi bu hissettiği? Belki. Her daim güçlü hissetmeye alıştığı için bu hissi nasıl ayırt edeceğini bilemiyordu. Odadaki cadı ve büyücülere göz gezdirdi. Çoktan mermer zeminin çevresinde yerlerini almışlardı. Çevresinde olanları sorgulamadan itaatkar bir tavırla diz çöktü yüzü aşina gelen tek insan olan Quansis’in yanına. Tek bir kelime dahi etmesine gerek yoktu neden buraya geldiği konusunda. Varlığı bile genç adamın teklifini değerlendirdiğinin kanıtıydı zaten. Arkasındaki ateşten gelen huzur verici sıcaklık tüm benliğini sararken başını zevkle geriye attı. Kendini bir yere veya bir şeye ait hissetmeyeli uzun süre olmuştu. İlk önce cüppesinin önünü açtı sonra sert bir şekilde hırkasını çekiştirdi. Sonsuza kadar bir kardeşliğe bağlanmaya hiç bu kadar hazır hissetmemişti. Damarlarında akan kanın hızlandığını hissediyordu. Ölümün de onayı kendisiyleydi ve bunu bilmek en büyük güç kaynağıydı.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Tarya Marion
Mürit, Necromancer
Mürit, Necromancer
avatar
Oyuncu : Ekin

MesajKonu: Geri: [Toplu Kurgu] Ateş Ritüeli   Salı Ekim 29, 2013 10:57 am



Gece sonunda kendini göstererek yalnızlığını gidermişti. Yorgun kalbi umutla açılan gözleri sayesinde, ay ışığında parlayan bedene ulaştı. Elleri bedenin üzerinde gezinirken kaslı kollarda durdu. Parmaklarını kollara doladığında ölümü hissediyordu. Soğuk, sessiz ama uzun sürmeyecek bir ölüm duruyordu karşısında. Her gece korkunç bir soğukluğa hapsolmuş bedeni vücudunun ısısıyla kurtuluyordu ölümden. Erkeğiyle birlikte yaşama dönüyordu. Tek eli kolyesinde, diğeri yaşam kaynağına ulaşmış bir biçimde. Kendi kalbiyle birlikte hissetiği kalbin üzerinde. Gözleri kapandı yeniden. Umudunu arttırmak için karanlık denizlerde arayışa başladı. Kolyesine bağladığı ruhu çağırmak için bekledi. Sonunda parmakları beyazlayıncaya kadar asıldı kolyeye. Aya haykırdı, yalvardı Tanrıça Selene'ye, Gleti'ye, Astarte'ye... Yüzyıllardır yaşamış bütün tanrıçalara yalvardı. Bu gece onun için ayı terk edip yer altına inmelerini söyledi, sevdiği adamı birkez daha ona sunmaları için. Canından bir can koptuğunu hissettiğinde kalbi çarptı birkez. Soğuk kalp bir kez attı, içinde kalmış son kanı yolladı tükenmiş bedene. O an ensesinde bir ürperti hissetti, kolyesi parlayıp söndü. Tanrıçalar yanıt vermişti genç kadının aşkına.

Her saniye biraz daha soğuyordu hava. Uzun beyaz elbisesi içerisinde siyah saçlı genç kadın aldırmadan balkona çıktı. Kollarını göğsünde birleştirip aya doğru gülümsedi. İpekten elbisesinin etekleri saçları gibi havalandı geriye doğru. Rüzgarla savruldu. Siyah ve beyazın dansını oluşturdu gümüş ışığın altında. Sonra kollar sardı genç kadının ince belini. İçini ısıtması gereken kollar ürpertmişti, umursamadı. Mutlulukla boynuna konan soğuk öpücüğü kabul etti. Buzlar içinde bulmuştu sıcaklığı genç kadın. Ateşin buzun içinde de var olabileceğini görmüştü. Tutkunun yaşayabileceğini, aşkın ölmeyeceğini öğrenmişti. Soğuk, ölü bedenin kollarında da güneş yanıklarını hissedebiliyordu teninde. Genede biliyordu güneş çıktığında sönecekti kendi ateşi. Kavurucu ateşin içinde yanacaktı soğuk beden, ışıkla kaybolacaktı mutluluk. Bu yüzden gençliğinden beri güneşe aşık küçük kız vazgeçmişti ışığından. Karnlıklara gömdüğü kalbini gene karanlık çökünce çıkartıyordu mezarından. Şimdiyse çıkış yolu arıyordu aydınlığa, aşkıyla birlikte bir daha ayrılmamak adına bir çıkış yolu.

' Europa, gitmek zorunda mısın? '
' Güneş çıktığımda daha fazla sensiz kalmak istemiyorum. Gideceğim. '
' Benden başkasına bağlanamazsın. Sen benim suriyeli güzelim o adamın ateşiyle kavrulacaksın. Gitme. '
' Yalnız kalamam, artık olmaz. Ben öldürmeyi, oysa güneşe hükmetmeyi biliyor. Gitmeliyim. Belki bir gün bulurum, seninle birlikte güneşe bakabilmeyi. '

Işıklı odaya girdiğinde gözleri kamaştı genç kadının. Yıllardır karanlığa çekilmiş ruhu uzun zaman sonra aydınlığı hissediyordu. Yakıcı ateşlerin sıcaklığında iliklerine kadar ısındı. Bu duyguyu tatmayalı ne kadar olduğunu düşündü. Beyninde beliren imgelere, gençliğinin sıcak günlerine gitti. Hemen sonra Cor Cordium olarak bilinen, genç kadının ölümle kutsanması gibi buzdan kalelerde yaşayan kadının sözlerine döndü. Kulaklarına çarpan vurgular beynindeki imgeleri silip attı. Yalnızca sözcükler önem kazanmıştı şimdi. Kalpten geliyordu sözler, sessin berraklığı sıcak oda da bile soğukluğu hissettiriyordu. İşte o an gerektiği taktirde neler yapabileceğini söylediği andı. Kendi kalbini bu uğurda feda edebilecek gönüllü bir kadın. Böylesine büyük bir kutsanmışlık barındırıyordu birlik. Oysa Tarya emin olamadı buna. Eli kolyesine gittiğinde kalbi sıkıştı. Bir daha asla ona Europa diye seslenilmeyecek olmasına katlanabilir miydi? Sevgilisi haklıydı belki, gerçekten yardım beklediği adamın ateşinde kavrulacaktı. Bunun ikinci işeretiyse gene Cordium'dan geldi. Dağlanan kadın kıpırdamadı bile. Bir adım geriledi oysa Tarya. Beyninde yankılandı sevdiğinin sesi. ' Şimdiden başladı, yanacaksın sevgilim. Bunu yapma! ' Oysa genç kadın yapmak zorundaydı. Belki haklıydı sevdiği genede deneyecekti ışığı tekrardan hissetmeyi. Belki başaracaktı aşkıyla birkez daha güneşe bakmayı, belki bu uğurda bağlılıkla ölecekti. Karanlık ışığa bağlanacaktı şimdi. Bir adım öne geldi. Tek eli kolyesini bırakmıyordu. Biraz sonra olacaklar için hazır olması gerektiğinden emindi. Gözleri Quansis'e odaklanmıştı. Karanlığında yaşadığı son anlarıydı.  

_________________






En son Saligia tarafından C.tesi Kas. 02, 2013 6:08 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 3 kere değiştirildi
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Penthesilea
Kanasusamış
Kanasusamış
avatar
Oyuncu : My name is Death and the end is here.

MesajKonu: Geri: [Toplu Kurgu] Ateş Ritüeli   Salı Ekim 29, 2013 4:55 pm

Kağıt beyazı cılız bedenini ateşin kollarına emanet etmeden önce, çoğu gecelerde olduğu gibi yine kendi ritüelini yapıyordu Ölüm Meleği. Ahşap evi kaplayan kan kokusuna karışan ölüm, cadının verdiği kurbanlardan memnun olduğunu dile getirmek için, bunu ve daha kötü bir sonu hak eden adamın ağlayışlarına ve yakarışlarına karışan çocukların çığlıklarının arasında belirgin bir şekilde şuh kahkahasını atıyordu. Sarışın cadıda eşlik edecekti işi bittiğinde bu zafer nidalarına. Henüz erkendi. Çok erken. 1900'lerin başında inşa edilmiş, eski, küf ve mantar kokusunun adım başı ciğerlere misafir olma gibi bir eğilime sahip olduğu bu eve geliş amacı evin sahibesini katletmek veya korkuya hapsolmuş küçük sarışın kız çocuklarını çığlıklar atarak ağlatmak değildi. Asıl amacı; iğrenç, karaktersiz, insanlıktan payını almamış ve herkese zarardan başka bir şeyi dokunmamış adamı Ölüm'e kurban etmekti. Kendisiydi Ölüm, kimi zaman. Ama bu gece değil. Bu gece, ölüme itaat eden, çürümeye yüz tutmuş bir bedende yaşayan ruhun şarap rengi kanla kendisini ödüllendirmesi gerekliydi. İç çekti, adam hala ağlamakla meşguldü. Sıkılmıştı, Melek. Yüzüne düşen platin sarısı saçlarını ince parmaklarının tersiyle geriye attı ve tek dizinin üzerine çöker gibi yaparak yerde büzüşmekte olan er bedene doğru çevirdi karanlıkta parlayan gök mavisi gözlerini. Gülümsemesi iştah açıcıydı, acıya kucak açana. Beyaz dişleri, evin eski pencereleri arasından içeriye süzülen ay ışığıyla daha da parlak duruyordu. Gören sanırdı ki, bir vampir... Sessiz tebessüm bir anda bir kahkahaya dönüştü ve gül kurusu dudaklarından cılız bir sesle birkaç sözcük dökülüverdi. ''Ayağa kalk, seni korkak!'' Geri çekildi sözcükleri son bulduğunda. Bedenin titreyerek ve ağır ağır hareket etmesini izledi sıkıla sıkıla. Gözlerini aya çevirdi, henüz vakti vardı lakin adam bu şekilde devam ederse, geç kalacaktı Quansis'e. Kibirli sırıtışı yüzünden silinmeden adamı kavradı ince görünümlü ama olması gerektiğinden çok daha güçlü elleri. Tek bir hareketiyle adamın bedeni, birkaç aile fotoğrafının çerçevelenmiş ve asılmış olduğu duvara savruldu ve yere düşerken fotoğrafları da beraberinde götürdü. Fiona bir çığlık daha attı ve Penth'in dikkati adamdan çekilip, küçük kız çocuğuna kaydı. ''Ah, küçük Fiona...'' dedi zarif sesiyle. Küçük kız daha hıçkırarak ve daha içten ağlamaya başlamıştı. ''Senin benden korkmana gerek yok tatlım. O adam, baban korkmalı. Anlıyor musun?'' Kar beyazı parmakları küçük kızın gözyaşlarını silmekten kıpkırmızı hale getirdiği yanağında dolandı. ''Ne dersin, Fiona; uyku vaktin gelmedi mi?'' Kaşları havaya kalktığında, sessizliğin içinde hareket eden bedenin sesini çok rahat seçebileceği evin babası tarafından hesaba katılmamıştı belli ki. Gözleri birden buz mavisine dönerken boşlukta kalan eli boş havada bir sağa, bir sola süzüldü ve aynı şekilde adamın bedeni, Penthesilea'nin el hareketlerine uyum sağladı. Meleğin parmakları tekrar hareket ettiğinde biraz ilerideki kalın ipler adamın vücuduna dolanmaya başlamıştı bile. ''Gel bakalım buraya.'' Küçük kıza elini uzattığında, kız, korkuyla kabul etmişti lakin her şey Penthesilea'nın elini tutana kadar geçerliydi. Bu diğer kız çocuğunu da yönlendirmişti ki ikisi de birkaç dakika içinde yaşanan her şeyi unutmuş ve odalarına giden merdivenleri sessizlikle adımlamaya başlamışlardı. Genç bedenlere gülümsedi Penth. Onlara acıyordu yaşayacakları ömür için. Kendisine de acıyordu biraz, yaşadığı ömür için fakat bu konu farklıydı. Etrafında döndü ve adama doğru yürümeye başladı parmak uçlarında. Elleri adamın bedenini saran halatın başını tuttuğunda, adamı evin bahçesine doğru sürüklemeye başlamıştı bile. Ay, tüm geceyi aydınlatırken Ölüm'ün yoluna elmas parıltıları bırakıyordu. Melek için farklı bir geceydi ve bu gece ayini özel olacaktı. Tıpkı birkaç dakika sonrasında yaşayacağı başka bir ayin gibi. Yeminlerinin kazıldığı hançeri çıkardı sakladığı yerden ve sol kolunu bileğinden dirseğine kadar ince bir çizikle onurlandırdı. Dudakları hiç durmaksızın ayininin sözleriyle gecenin sessizliğini parçalarken, adamın feryatlarına son vermek için dilini kesti. Aynı hançerle adamın bedenini ayininin bir parçası olan bir sembolle süsledi. Birkaç kelime daha söylenildi ardından. Ve ayin son bulduğunda aynı hançer adamın kalbine saplanırken, cadının kolundaki kesik kendini yok etti. Kurbanın üzerindeki bedeni kıpırdamadı bir süre. Geçici bedeninin içindeki enerji artışını hissediyordu. Ruhu adeta yenileniyor gibiydi. Her şey birkaç saat içinde yaşanmış dahi olsa, aslında birkaç dakikadan ibaretti fakat Penthesilea ruhunun birkaç yıl güçlendiğini hissediyordu. Birkaç adım ötesindeki gri pelerinini üzerine örttü ve Londra'da belirlenen yere cisimlendi.

Birkaç saniye içinde Han'a varmıştı. Ve tabii ardından ritüelin yapıldığı çok renkli odaya. Gözleri karanlığa alışkın cadı, ilk bakışta benimseyemedi odayı. Birkaç dakika geçtiğinde gözleri alışmıştı lakin oraya ait olmadığı hissini içinden atamıyordu Melek. Derin nefes aldı, sıra ona geldiğinde. Üzerindeki siyaha çalan gri pelerinin vücudundan kayıp yere düşmesine izin verdi. Çıplak ve kendince değersiz bedeni ortaya çıktığında bazı gözlerin üzerinde olduğunu biliyordu ama kendi gözleri Quansis'ten başkasına bakmıyordu. Dizinin üzerine çöktü. Ve aklından geçenleri tüm açıklığıyla dile getirdi. ''Ben, Penthesilea, bütün sadakatimi, burada, Ateş Çemberinde sana sunuyorum, Quansis. Çürüme ile yükümlü bu beden, sorgusuz sualsiz verilen emirleri yerine getirecektir.'' Bir nefes aralığında duraksadı ve yeminine devam etti. ''Ben, Ölüm Meleği, mukaddes ruhum, Kızıl İnfaz Kardeşliği bu dünyada varlığını sürdürdüğü sürece karşısında duranlara karşı savaşacaktır. Yemin ediyorum.'' Sözleri bittiğinde geçici bedeninin damgalanmasını bekledi.

_________________


    Nailed to the cross, together. As solitude begs us to stay, disappear in the night, forever.

    And denounce the power of death over our souls and secret words are sent to start a war.
    You hate me? Awww how cute!:
     
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Sponsored content


MesajKonu: Geri: [Toplu Kurgu] Ateş Ritüeli   

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 

[Toplu Kurgu] Ateş Ritüeli

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Revalescent :: l o n d r a :: Kayıp Şehir Hanı :: A T E Ş Ç E M B E R İ-