Giriş yapÖzel mesajlarınızı kontrol etmek için login olun

Paylaş | .
 

 [R] Günah Pazarı

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Sorcha
Soy Atası
Soy Atası
avatar
Oyuncu : Katre

MesajKonu: [R] Günah Pazarı    Salı Ekim 01, 2013 10:49 am

Günah Pazarı



Boğazımı kavuran acının sebebini henüz idrak edememiş olsam da güneşin yaramazlık yaparak tenimi yakmasını engelleyip evime, evimize girebildiğim için çocuksu bir sevinç vardı yüreğimde. İlk işim çalışanların dahi elini ayağını kestiği mutfağa giderek kendime içebileceğim su bulmaktı, tasların hepsi kaldırıldığı için bir hanımefendiye yakışmayacak şekilde kırbanın ucunu ağzıma götürdüm. Su ferahlatmadı, bir şeylerin yanlış gittiği hissi bedenimi şüpheyle kaşımaya başladığı vakit arkadan bir hizmetlinin sesini duydum. Sesinden önce gelen ise, içimdeki dürtüyü harlayan naif kokusuydu. Güçlükle yutkunarak boğazıma oturan yumrunun geçmesini bekledim akabinde de titreyerek de olsa sakin bir yüz ifadesiyle ağabeyimin eşinin en sevdiği hizmetlisine doğru iki büyük adım attım. Sonrasında… Sonrasında boğazımı yakan susuzluk hissinin dindiğini kadının bir kâğıt parçası gibi buruşmuş bedeninin kollarıma yığıldığını hatırlıyorum, sebebi ağzımdaki eşsiz tat olabilirdi ancak umursadığımı sanmıyordum o an için. Ailem nesiller boyu safkan kanını korumak için tutucu bir tavır sergileyerek sadece kendi akrabalarıyla evlilik bağı kurmuş olsa da ağabeyimin attığı sorumsuz adımla bütün aile üyelerimiz gerildiğinde ağabeyim sadece benim ellerimi sıkıca kavrayarak hepsine birden sırt çevirmişti. On dokuz yaşına gelmiş ve henüz evlenmemiş bir kız olmamın sebebi ellerimde ağabeyimin sağladığı sıcaklığı bir başkasının dokunuşu ile dağıtmamaktan ibaretti, nitekim dönem dönem bekâr oluşum yüzünden diğerleri tarafından biraz kınansam da istediğimi biliyordum ve şimdi onu almak için tahmin edilemez bir kudretin damarlarımda süzüldüğünü hissediyordum.
Odama çıkarak saçlarımı parlayana kadar fırçaladığımda kulaklarıma çalınan fısıltılar ağabeyimin eşi ile olan münakaşasıydı, sanki yanımda kavga ediyorlarmış gibi kulaklarımda sesler yüksek bir şekilde iniyordu. Yutkundum, üzerimdeki giysiyi değiştirdikten sonra onların arasına girip ağabeyimin gözlerinin içine bakarak masumane bir 'Yapma, korkuyorum' ile kavgalarını nihayete erdirmeye hazır sayılırdım.  Serinkanlı adımlarla aheste aheste tırmandım merdivenleri, onları gördüğümde derin bir nefes alarak dudaklarımdaki tebessümü silip yerini çocuksu bir endişeye bırakarak bir iki adım daha attım. Yanlarındaydım, ağabeyimin kolunu okşayarak başını göğsüne indirdim. “Yapma abicik, üşüyorum,” diyebildim ince, tiz ve elbette manidar bir sesle. Ağabeyimin gittikçe çirkinleşen eşinin gazapla bana bakışını, ayaklarıyla yeri döverek arkasını dönüp ilerleyişini bugün gibi hatırlıyorum ancak o an için önemli olan bedenime değen adamın nefes alışverişinin giderek normal ritmine erişmiş olmasıydı. Gözlerimi ağabeyimin gözlerine kilitledim, sığ okyanus maviliklerim onun bakışlarına değdiği andan itibaren o, o kadından ziyade sadece benimdi bana göre. Ona göre de böyle olma vaktinin geldiğini düşünüyordum, başlamadan biten bir ırkın gücünü üstlenmiş tekrar kendime evlat yaratabileceğimi öğrenmiştim. Ağabeyim haricinde kimseden bir çocuk beklemiyordum, ancak kâhinimizin söylediğine göre ben on beş yaşında çocuk doğurma durumumu annemin karnıma indirdiği sert darbeler cihetiyle yitirmiştim. Ağabeyimin saçlarını okşadım, bir kedi misali göğsünde kendime ait olan yeri ararken belimi kavrayan güçlü kolları hissettim. Hizmetlinin kanı gibi beni heyecanlandıran bir durumdu bu da, artık istediğimi gösterebileceğimin minik işareti gibiydi. Ağabeyim pek konuşmazdı, ben onun kısa cümleleri arasındaki boşluğu doldurmak için vardım zaten. O da benim kalbimdeki ve bedenimdeki boşluğu doldurmak için.

Bedenimi ondan ayırdığımda beni saran tarifsiz yoksunluk hissi ona duyduğum bağlılığın en yalın göstergesiydi bana göre, ellerini tutarak onu odama doğru yönlendirirken yapacağım şeyin heyecanından dolayı eğer kalbim atsaydı öleceğimi rahat bir şekilde söylerdim. Ancak ölümü bir kez kucakladığında ikinci bir ölümün mümkün olmadığını idrak etmem için asırlara gerek yoktu, ben o zaman dahi oldukça zeki bir kızdım. Kapının eşiğinden adımımızı attığımızda ağabeyimin arkamızdan kapıyı kapadığını ihbar eden tok sesi duydum, yüzündeki meraklı ifade ruhumun iplerine indirilmiş son darbeydi sanki. O daha ‘Ne oluyor demeden’ aramızdaki mesafeyi kapatarak yüzünü okşamaya başladım,  “O kadının sana dokunmasına tahammül edemiyorum,” dedim acı acı. Eğer sesimdeki acı hissettiğim kadar yoğun olsaydı sesim kanatabilirdi bence. Ağabeyimin gözlerinde yine gizemli bir karanlık oluştuğunda düşünmesine fırsat vermeden konuşma kararı almıştım lakin ağabeyimin dudaklarıma parmağıyla dokunması başlamadan biten serzenişimin resmiydi. “O benim kadınım Küçük Kardeş,” dedi ağabeyim. Sesinde hiçbir anlam yoktu, benimle konuşurken aramızda bu kadar mesafe olmasını hep onun kişiliğine vurmuştum ancak o gece bir daha benimle böyle ruhsuz konuşmasına izin verecek değildim. Çenemi dikleştirip gözlerini kaçırmaması için onun çenesini tutarak her harfini ısıra ısıra “Ben senin kadının olmak istiyorum,” dedim, akabinde de niyetimi bir eylemle noktaladım. Dudaklarını öptüm, hiçbir erkek tarafından öpülmediğim halde doğaüstü bir cazibeyle kutsandığım için dudaklarımdaki eşsiz ritmin bir süre nafile bir çabadan ibaret kalışına izin verdim. Sonrasında artık cennete gerek duymamamı sağlayan bir şey oldu, ağabeyim belimi sıkıca kavrayarak heyecandan akkor olmuş bedenimi daha da yakmak için beni öpmeye ve okşamaya başladı. Dakikalar ve belki de saatler sonra dudaklarımız ayrıldığında onun dudaklarında kan lekesi gördüm. Dudaklarımızın birleşmesinden hemen önceki ani şaşkınlık ikimizi de tereddüde düşürse de kısa bir süre sonra ben yatağımda o da çıplak bedenimin hemen üzerindeydi. Benimdi. Onundum. Abel ile Caine efsanesinde sözü geçen ırka benimle liderlik edecek erkeği seçmiştim, kudretini yadsısak dahi varlığı bile benim haşmetimi arttıracaktı. Gün doğmadan onun kollarından sıyrılarak üzerine uzandım, önce onun boynunu ısırıp aralıklarla üç kerede kanının neredeyse tamamını içtim akabinde de kendimi bileğimi ısırarak kendi kanımı ağzıma aldım. Verdiğim en tatlı öpücüğün kanımı onun ağzına bırakırken olduğunu varsayıyordum. Yüzüne dağılmış olan siyah saçları itekledim, “Artık sadece ve hep benimsin Abicik” dedim ve onu kollarıma alarak ölümü tattığım yere ilerledim. Taş mezarın üstüne bedenini usulca bırakıp kıskançlığımın ilk çetelesini çekecek olan kadının yanına döndüğümü, onu saçlarından yakalayıp sürükleye sürükleye eski mezarlığa getirdiğimi hatırlıyorum, onu bağladıktan sonrasında ise güneşin ilk ışıkları ile bedenimdeki kudretin çekildiğini.

Ertesi gece ağabeyimden önce gücüm sayesinde gözlerimi açtığımı ağabeyimin sevgili eski eşinin ise beni görür görmez bağırmaya başlayışını gözlerimin önüne getirebiliyorum çok net. Sonrasında ağabeyimin yüzündeki solgun lekeler ve ellerindeki işi yüzünden kalmış olan yaralar yerini beyaz, pürüzsüz bir tene bırakırken ben meraklı gözlerle erkeğimin güzel bedenindeki diriliği seyrediyordum. Gözlerini açacağı zaman aramızdaki bağın ruhumu çekiştirdiğini hissettim, usulca elini tutarak başını okşamaya başladım ve o, kan kırmızısı gözlerle benim gözlerime baktığında sonsuzluğumun içerisindeki en büyük hediyemi almış olduğumu fark ettim. Dudaklarını öperek sakin olmasını fısıldadım, sonra hayatım boyunca kıskandığım tek kadının zincirlerini çözerek onu ağabeyimin ayaklarının dibine bıraktım. Hayattan intikamımı ilk bu şekilde aldığımı söyleyebilirim, ağabeyim o kadının canını alırken keyifle izlediğim için zerre pişman değildim. Her şey bittiğinde ağabeyimin dudaklarını dudaklarım üzerinde hissettiğim an ise sızlayan bir nebze vicdanım varsa da o vakitten sonra sesini kesmesini öğrendiği aşikârdı. Öpücüğüne karşılık verirken zarifçe kolları arasında kıvrıldım, taş mezarın üzerinde tekrar ona olan aitliğim geceye ve aya kazınırken ben, onun kollarında süreceğim sonsuz saltanatın planlarını yapmakla meşguldüm.

    Kaleminin sarı yapraklar üzerindeki izlerinin bittiği sırada güneşin doğduğunu fark eden Sorcha, bedenindeki uyuşukluğu hüzne yormak için pek fazla vakte sahip olamamıştı. Ağabeyinin tabutuna kaçamak bir bakış attıktan sonra ihtiyacı olmasa da derin bir nefes aldı. Tabutunun içerisine uzanarak kapağını kapadığında göz kapakları sığ okyanus maviliklerine bir perde çekti ve insanlar günü yaşarken o ölümü bir kere daha tatmak için hazırdı. Bedenindeki güç hafifçe çekilirken rüya görememenin burukluğu siyah kalbinde kendisine bir yer bulmuştu bile.


Ağabeyimin dönüşümünden sonra yaklaşık olarak yarım asır geçmişti, bu süre zarfında ailemizle aramızdaki buzların tamamını eritmiş ve kutsallığımızın nedenini açıklamadan gençliğimiz sayesinde her daim onların lideri olarak bir hayli yol kat etmiştik. Her gece ağabeyimi kendi kanımla besliyor, yeni yarattığımız evlatlarımızın ise insanlardan öldürmeden beslenmesi için çeşitli yollar arıyorduk. Bu sayede ilk susuzluğu bir hayvan kanıyla dindirmenin daha makul bir yol olduğunu keşfettik, sonrasında ise hayvan kanının bize hiç mi hiç yaramadığını. Çok fazla evladımız vardı, insan yaşantımızla bağımızı koparmadan onları da yönetebilmemizi ağabeyimin kararlılığına ve mantığına borçluydum elbette. Ve sonunda istediğim olmuştu, ağabeyim benimdi, ben de sadece ona ve bana ait olan bir sürü evlada sahiptim. Her şey kusursuz denilebilirdi, evlatlarımızın tamamının erkek olması ağabeyimi rahatsız edene dek. Dönüştürülen bütün kadınları yok ettiğim için benimle sürekli tartışmaya başlamıştı, artık yanımda yatmaktansa yalnız yatmayı tercih ediyor ve benimle birlikte olmayarak beni cezalandırmayı seçiyordu. Bir vakit böyle devam etti, nasıl ağabeyim bütün evlatlarımızdan güçlüyse ben de ondan güçlüydüm ve kibirli bir şekilde bunu dile getirmekten haz aldığımı farkına vardım. Gözlerimin içine baktı, tıpkı ilk gecemizde olduğu gibi yine düşünüyordu ve düşüncelerini benden gizliyordu. O bakış artık yalnız yatmayacağımın sinyaliydi ancak ağabeyimin benden küçük bir ricası vardı. Kendimi parayla kadın satın alan erkekler gibi hissetmiş olsam da onun yokluğuna daha fazla dayanamayacağımı kanıksadığım için kabul ettim, bana evlatlarımız arasından en iyi on üçünü getirecek ben de onları kendi kanımla besleyecektim. Gerçek bir anne gibi, ancak sütümle değil kanımla.

İlk getirdiği adam dönüştürdüklerimiz arasında fiziksel olarak en yaşlı görünen ve ilk sonsuzluğu tadanlardan birisiydi. Bir çarıkçıydı, ağabeyime bu adamı ne için sorduğumda bana evlatlarımıza liderlik edecek bir beyine sahip olduğunu söyledi. Tereddüdüm yoktu, ağabeyime güveniyordum ve sırf bu yüzden bir ay boyunca kanımla besledim evladımı. Akabinde de seçilen beş kişiyi daha bu şekilde besledikten sonra ağabeyimin yatağına girme şansı elde ettim. O sürekli geç gelse de artık gün doğmadan önce defalarca ona ait oluyor ve güzel sözlerini duyarak sonsuzluğumu güneşe teslim ediyordum. Bir vakit de böyle geçti, bedensel olarak aramızda hiçbir mesafe yokken ve benim ona olan aşkım, arzularım her geçen gün kat be kat artarken onunla aramıza sırlardan oluşan bir duvar ördüğünü hissetmem gittikçe güçleşiyordu. Bir an için dalıyor, akabinde de gülümseyen gözlerle beni özlediğini söyleyerek sorularımı geçiştirmeyi seçiyordu. Onu seviyordum sırf bu yüzden yalanlarına olan nefretim bastırılmaz bir hâl alana kadar tek bir cümle dahi kurmadım onu eleştiren. Sonrasında ise dayanamayarak yatağından ve kollarından çıktım, o sırada çırılçıplak olmamın benim için hiçbir anlamı yoktu. Örtünme lüzumu görmeksizin “Ne saklıyorsun sen?” diye bağırdım tüm gücümle. Gözyaşlarım berraklığını kaybedeli bir asır geçmişti, ancak şimdi sığ okyanus maviliklerim çağladığında diğer evlatlarımdakinin aksine bende tuzlu sular değil kan akıyordu. Yanaklarımın nemlenmesi ona karşı olan bağlılığımdan oluşan zaafın en iğrenç göstergesiydi, güçsüz olmak istemiyordum ama öyleydim. O karşımda bedenimi değeri biçilmemiş bir mal gibi seyrederken tek bir yalanıyla o yatağa dönecek olmaktan dolayı kendimden nefret ediyordum, ancak o bunu yapmazdı. Yapmadı da, kollarını göğsünde birbirine kavuşturup yatakta oturur hale geldikten sonra “Ne sakladığımı biliyorsun,” dedi azarlayıcı bir ses tonuyla. Ben onun da atasıydım ancak o bana karşı böyle konuşma küstahlığına erişmişti. Kibir gözlerimi yakıyordu, sığ okyanus maviliklerimin kan kızılı olduğunu hissettim ve dudaklarım istemsiz bir şekilde yukarı kıvrıldı. Kadınlar,” diyerek tısladım, onun dudaklarının bir kadına değdiğini düşünmek bile gücüm sayesinde bulunduğumuz şatonun sarsıntıya uğramasının sağlamıştı. Kendimi kontrol edemiyor, titriyordum. Ben titredikçe şato da titriyordu, ancak bu olay ağabeyimin gözlerinin irice açılmasını sağlamış olsa da onu yataktan çıkmaya ikna edecek nitelikte değildi belli ki. Biliyordu, herkesi ve her şeyi yok edebilirdim ancak ona zarar veremezdim. Artık çıplaklığım beni rahatsız etmeye başlamıştı, üzerime alelade bir elbise geçirirken ağabeyimin “Bedeninin her yerini zihnime kazıdım, saklamanın bir faydası yok” dediğini duydum. Arkamı döndüm, gözlerinin içine bakarak tebessüm ettim,   “Zaman Abicik, zaman… Zaman kum gibi üzerinden akmaya başladığında zihnin bedenimi tedarik edemeyecek bir hale gelecek,” dedim. Onsuz kalmak kendimi de cezalandırmaktı ancak dayanabilirdim, o diğer yedi kızı öldürene kadar dayanmalıydım.

Kan avı benim için başlamıştı, diğer evlatlarımın gözünün önünde kudreti kudretime neredeyse denk yedi kadını öldürmek beni bitkin düşürmüştü. Ancak kazanmıştım, tek tek her birini pusuya düşürüp hunharca ateşe vererek yudumlayabilmiştim zaferi. Bunu yapmak tam tamına yirmi yılıma mâl olmuş olsa da kıskanmam gereken herhangi bir canlı kalmamıştı. Irkım gerekli mesajı aldığında evime döndüm, ağabeyimin konseyin altı üyesiyle yaptığı toplantının içerisine girdim, gözlerine baktım. “Benim sözüm kanundur,” dedim her kelimenin üzerine basa basa. İlk dönüştürdüğüm vampir ağabeyimin iznini alarak ayağa kalktı ve karşıma geçti, “Artık değil efendim,” dedi, sonra diğer evlatlarımı göstererek “Kanunları on üçlü yazacak ve büyük efendi onaylayacak, siz hiyerarşinin dışındasınız,” dedi. İhanete uğramıştım, ancak bunun acısını yüzümde göstermek yerine şuh bir kahkaha attım. Akabinde gözlerimi hafifçe kısarak naif bir tebessümle taçlandırdım dudaklarımı, karşımda dikilip gözlerimin içine bakarak konuşmaya cüret eden adamın gırtlağından tuttum, “Ben olmazsam siz olmazdınız, haddinizi bilin ve annenizi kızdırmayın evlatlarım,” dedim. Yaptığım hareket öfkemi resmederken sesim oldukça yumuşak bir tınıda çıkmıştı, “Artık on üçlü değilsiniz zira yedinizin hayatına kendi ellerimle son verdim,” dedim. Ben bunu söyler söylemez içeri koşarak giren bir vampir dizlerinin önüne çöktü ve gözlerini benden kaçırarak “Büyük Efendi, on üçlünün yedi üyesinin yanmış cesetlerini bulduk,” dedi. Sesi korkudan talazlanmıştı ve elbette bu da kırılmış olan ruhumu okşamıştı. Kahkaha attım ve boğazını sıktığım adamı sertçe yere fırlattım, ağabeyime dönerek konseyi göz ardı edişimdeki hakaretin her birinin yüzüne vurulmasına izin verdim. Onu öptüm sertçe, evlatlarımız varken böyle şeyler yapmamdan hoşlanmadığının bilincinde olsam da ellerim göğsünün üzerinde hareket ederken bedeninin bana tepki verişi cesaretlenmemi sağlamıştı. Dudaklarımız ayrıldığında yüzünü okşadım “Seni kimseyle paylaşmayacağımı biliyordun Abicik,” diye fısıldadım. Dudaklarına dokundum, son kez bedenimi kavuran gözlerinin içine bakıp saniyeler içinde tahta masanın ayağını kırdım ve ikinci kez düşünmeksizin ağabeyimin göğsüne sapladım. Bu onu öldürmezdi, ama ben onu oradan çıkarıp ona kendi kanımı ikram edene kadar bir daha asla ayaklanamamasını sağlardı.

Herkes gibi ben de uzun bir süre yere yığılan ve yunan tanrılarını andıran erkeğin ölü bedenine baktım, kendimi toparlamam gerektiğini biliyordum ancak artık yalnız olduğum düşüncesi canımı haddinden fazla yakıyordu. Evlatlarıma döndüm, gözlerindeki korkuyla karışık inada bakarken “Hiyerarşi benden başlıyor, siz altınız yönetmeye devam edebilirsiniz, ancak gördüklerinizi unutmayın ki bir daha hatırlatmam gerekmesin,” dedim. Ağabeyimi tekrar kollarıma alıp evimize, yatağımıza götürdüm. Loire vadisi toprakları altında bulunan mağara bizim ilk evimizdi. Kaskatı kesilmiş kollarını açarak yanına kıvrıldığımda artık ağlayabilirdim, ağladım, ağladım, ağladım. Güneş diriliğimi benden çalana kadar hiç susmadım. Akabinde geçen geceler de artık beslenmiyor evcilik oyunu oynayan küçük bir kız çocuğu gibi ağabeyimin yüzünü okşayarak duymayacağını bildiğim halde ona, onu ne kadar çok sevdiğimi anlatıyor asla gerçek olmayacak hayallerimden bahsederek vicdanımı susturmaya çalışıyordum. Kazığı oradan çıkarmaya korkuyordum, onun nefreti kaldıramayacağım bir şeydi ve onun böyle bir şeyi kabullenmeyeceğini de biliyordum. Onu bu kadar iyi tanımak da bir diğer külfetti omuzlarıma çöken. Evlatlarımız kontrol edemeyeceğimiz kadar çoğalmışken yeni bir din olan Hristiyanlık yüzünden evlatlarımın bir kısmında kabul edilemez yaralar oluşmaya başlamıştı. Güzelliğimiz dinler ve inananlar sayesinde büyük darbeler alıyor, korkunç yaralar ediniyorduk. Bu yaraların telafisi yoktu, ya da konsey lideri bana öyle anlatmıştı. Ona ağabeyimin yanında kalmasını tembihledim sıkıca, diğerlerinin başa çıkamadığı bir marangozun evlatlarıma zarar veriyor olmasına göz yumamazdım. Benim üzerimde bir gücün olduğuna inanmayacak kadar kibre batmıştım o dönemde.

Tam yedi sene Jesus’ı aradım, buldum da. Diğer inananlarla bir konsey kurduğunu öğrendim mesela, sonrasında buna karşı benim gibi onun varlığından rahatsız olan sayıca oldukça fazla olan bir insan grubuna liderlik etmeye başladım, onlara tebaam olarak hitap etmekten haz alıyordum. Nitekim sonunda benim direktiflerim ve onların güneşe olan üstünlüğü sayesinde Jesus yakalandı, önüme getirildi. “Evlatlarıma zarar verilmesinden hoşlanmam,” dedim, gözlerinin içine baka baka. Ne güzel bir insan evladıydı o öyle. Eğer ağabeyime olan sevdam bu kadar derin olmasaydı, onun benim gibi olması için ikna eder ona sonsuz güzellikler vaadinde bulunurdum. Gülümsedi, ne olduğumu biliyormuş gibi çenesini dikleştirerek “Caine’in son kızı, hiç şüphesiz babam seni cezalandıracaktır, ölümden korkmuyorum,” dedi. Babamın adının Caine olmadığını söylemek üzere ağzımı açmıştım ki gözlerindeki parıltı aslında neyi kastettiğini açıkla belirtmişti bana, kibri zırhım yaparak “Küstahlığından ötürü yavaş yavaş öleceksin Jesus, diz çök ve af dile. Af dile ki merhamet edip çabuk alayım canını,” diye buyurdum. Bir marangozun karşımda böyle diklenmesinin hoş olan hiçbir yanı yoktu, olamazdı  “Hiç şüphesiz babam –Tanrı- sana ve evlatlarına merhamet göstermeyecektir, affeden ve bu lütfa sahip olan yalnızca Tanrı’dır.” Dedi. Ayaklandım, ona doğru iki koca adım atıp elimi uzattığımda mırıldandığı kelimeler beni tahtımın köşesinde sinmeye zorladı. Tahtın arkasına sığınarak tebaama buyurdum, “Alın ve bunu çarmıha gerin, yavaş yavaş ölsün istiyorum, herkes görsün ki buna inanıp bunun yolundan giden herkesin kaderi acı bir ölümden daha azı değildir,” dedim. Kazanmıştım, ben hep kazanırdım. Söz konusu ailem olduğunda sınırlarım olmadığını ispatlamak için bir ölümlü kanı da kâfiydi. O çarmıha gerildiğinde karşısında durdum, yaklaşamadım belki ama herkesin gözlerindeki inancı sert bir şekilde silmiş olmuştum. Kurtulmuştuk, Jesus gibi birisi daha çıkarak bu yolda kimseye önderlik edecek değildi. Evime dönmeden önceki son gece çarmıha yine uzak bir yerden bakıyordum, ateşe vermeden önce kanlar içinde kalmış güzel bedene baktım. Kanının tadının merak ediyordum, indirilmesini emrettim. Gözlerinin içine bakarak onu içtiğimde artık bedeni bedenimi yakmıyordu. Yanmasını izledim, tamamen ölmeden onu canlı canlı yakarak inanca son verdim. Benim inancıma olan dönüşümde kesit kesit onun yanışı gözlerimin önündeydi.

Jesus’ın elbisesini konsey liderinin kucağına bırakıp “Bitti,” dedim, inandığım erkeğin dudaklarını öpmem artık gitme vaktinin geldiğini belirten bir işaretti. Yükselişimiz devam etti, evlatlarım yükselirken ben ağabeyimin yokluğuyla eriyip bitmiştim. Jesus’ın kanından sonra hiç beslenmedim, konsey liderinin yanıma geldiğini artık yetişemedikleri için on üçlünün tamamlanması gerektiğini hatırlıyorum. Yedi kızı kendim yaratıp birer gün kanımla beslediğimi de. Bunu neden yaptığımı bilmiyorum ama sonrasında ağabeyimin tabutuna onun yanına uzandığımı da hissediyordum. Tükenmiştim, onun nefretiyle yüzleşmekten korkmam ama onsuz da yapamamam yüzünden yaşadığım çelişti beni sömürmüştü.  Konsey lideri sürekli gelip bana evlatlarımla ilgili bilgi verirken tepkisizdim artık, duyuyordum fakat cevap veremiyordum susuzluktan. Jesus’un ölümünden bir ay sonra güneşe çıkan ilk evladımın artık yara ile kurtulamadığını cehennem ateşinde yanarcasına kül olduğunu söylediklerinde inancın önümüzde bir engel teşkil edeceğini fark ettim. Yine tepki vermedim. Bitmiştim.

Artık konsey lideri beni ziyarete gelirken bir kadın da getiriyordu yanında, kızı olduğunu söylemişti ancak vampirlerin kızı olamayacağını söyleyemediğim gibi manevi olarak bahsettiğini de anlamam uzun sürmemişti. Bir fahişeydi, bir fahişeyi odama sokuyordu ancak tepki veremiyordum. Zaman geçiyor bana gelişleri git gide azalıyordu, bir gün fahişe tek geldi. Ellerimi öptü, yüzüne sürdü ve konsey liderinin inananlar tarafından öldürüldüğünü söyledi. İşaret parmağımı oynatabildim, ancak bana getirilen hiçbir kanı içemedim. İçmek istemedim. Sonrasında öldüğümü düşündüler, bir dönem topraklarım kanarken bana tekrar insan getirdi fahişe. Ellerimi öptü, yüzümü silerek artık doğrulmam gerektiğini söyledi. Ağabeyime baktım, kanayan gökyüzünü hissediyordum sanki. Doğruldum, içtim onu. Sonrasında getirileni de. Fransa ve İngiltere arasında yüzyıl savaşlarının olduğu dönemdi sanırım. Loire vadisini korumam gerekiyordu, benim topraklarımdı. Kızılkan ailesinin konakladığı yere gittiğimde tanınmayacağımı düşünsem de herkesin beni saygıyla selamlaması her şeyi tam olarak kaybettiğimi haykırıyordu. Savaştık, insanlarla savaşan evlatlarımın her gece doyuma ulaşmasını izledim. Yendik, biz yenerken insanların zırhın içinde bir amacım varken mutluydum ancak savaş bittiğinde Jesus’ın ölümünde olduğu gibi karamsarlık çöktü üzerime. Ağabeyimin kollarına gittim, fahişeye bir daha gelmemesini söyledim. Öyle oldu, o andan itibaren evimize kimse ziyarete gelmedi. Sonsuzluk Abicik olmadan sıkıyordu sanki.


    Mayıs 1945
    “Evlatlarım!”
    Mağaranın içindeki bir rüzgar davetsiz bir misafi misali güzel kadının zarif el yazısıyla dönem dönem yazdığı günlüğün sayfalarını karıştırmaya başladı. Sorcha gözlerini açıp tabutun kapağını kırdığında dudaklarından bu kelimeden ziyade dökülen hiçbir şey olmamıştı, kulaklarında çınlayan çığlıklar gözlerini açma sebebiydi. Ölüyordu, sebepsiz yere evlatları katlediliyordu.


_________________



geçen yine abicik'i karısıyla gördüm:
 

abicik çok sert bakıyor:
 
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 

[R] Günah Pazarı

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Revalescent :: r e v a l e s c e n t :: commentum; kurgu :: y a n k u r g u-